filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2016

Vesikalı Yarim

Kimileri en çok ‘çok önceden rastlaşacaktık’ repliğinden etkilenmiş. Benim favorimse Sabiha’nın arkadaşının repliği olacak:
Çoktan kült ilan edilmiş bir filmle ilgili yeni birşeyler söyleyebilmeyi umut ediyorum. Önce 1960’ların genel havasından, kadın-erkek rollerinden ve özel-kamusal mekan organizasyonundan kısaca bahsetmem gerekiyor. Esnafların hep erkekler olduğu, ev işlerinin hep kadınların tarafından yapıldığı bir dönem daha. Yani kamusal ekonomi erkeğe, ev ekonomisi kadına emanet. Kentsel mekanın organizasyonu paramçparça. Kentsel mekanın merkezi çoktan çöküntü alanına dönüşmüş durumda. Manav Halil ve onun temiz kabul edilen dünyası kent merkezinin çeperindeyken, Sabiha’nın dünyası kentin merkezindedir. Kentsel mekanın organizasyonu böylesine birbirinden ayrılmışken, birbirine yabancı iki kişinin varlığını bildikleri ama sahip olmadıkları duyguları yaşamaktan kaçamamaları söz konusu. 
1960’larda çalışan bir kadınsan başına gelecek kötülükleri baştan kabul etmiş sayılabilirsin, ama bu özgürleşmenin bedeli de olabilir. Alkol, sigara, kahkaha ve sokaklar yalnızca kadına bu koşulla verilir. Patriyarka ve kapitalizmin el ele düzenledikleri kentsel mekanda pavyon kime aittir? Hediye niyetiyle getirilen sebze meyveler Halil’le dalga geçilmesine neden olur. Diğer taraftan garsonlar masalara ‘başka bir emriniz var mı beyim?’ der. Kadınların sesi erkekleri mutlu etmek için duyulur. Erkek dünyasının kadına verdiği iki rolden biri kamusalda erkeğin malı olmaktır. Bu duygusuz dünyada Sabiha Halil’e aşık olursa ne olur? Kadının doğasında olduğu söylenen adanmışlık yeniden kadını ele geçirir. Yemekler yapılır, dikişler dikilir, ütüler yapılır ve erkek sonunda kendini ‘sultan’ hissedene kadar soluklanılmaz. Kadın saçını toplar, makyaj yapmaz, dekolte giymez ve Halil’in onu hangi haliyle tanıyıp sevdiğini unutarak, onun beklentilerinin kadını olmaya adar kendini. Ve nihayetinde evi kamusaldan saklanabildiği bir barınak olmak yerine eve dönüşebilmiştir. Sabiha artık erkek dünyasının kadına verdiği ikinci rolü oynamaktan mutludur. Evinin meleği olmak. Ama sultana yetememekten, onun kendisinden sıkılmasından korkmaya başlamıştır. En mutlu anlarında Sabiha: “Benden memnun musun?” diye sorar Halil’e.
Peki Halil’in Sabiha’dan önceki hayatı ne düşünüyordu? Halil’in babası oğluna sessiz bir destek veriyordu. Belki kendi de bu korkunç sultanlıktan kaçmak isteyip bir yerlerde bir zamanlar özgürlüğün tadına varmıştı. Ne de olsa oğlu bir gün pavyon kadınından sıkılıp evine dönecekti. Bu sessizlik, ne düşündüğünü söylemesinden daha etkili bile olabilir. Diğer tarafta Halil’in arkadaşları onun bir ‘karıya’ tav olduğunu düşünür. Sabiha’nın arkadaşı Halil’in yolunacak iyi bir kaz olmadığını düşünür, sonuçta Sabiha’ya bir kat alamaz. Ve polis düzeni bozarlarsa onları kentin başka yerine süreceğini söyler.
Kamusalın bu görünen ve görünmeyen baskısı Sabiha ve Halil’i ayıracaktır. Erkeği küstürmekten korkan kadın ve kadının kamusala dönmesinden korkan erkek için birliktelik giderek daha zor hale gelir. Erkek erkekten, kadın kadından akıl alır. Kamusal baskı, sonunda Sabiha ve Halil’in evdeki özgürlüklerini kısıtlar, onları ayırır, ailenin gücünün yenilmez olduğunu vurgular ve patriyarkaya er ya da geç teslim olunacağını söyler de söyler.

Merve Altundal Öncü

29 Haziran 2013

Batı Yakası Hikayesi

Yine özgür irademle kara vererek izlemediğim, ama izledikten sonra keşke daha önce izleseymişim dediğim bir filmdir West Side Story. Yeşilçam filmlerine olan ilgim herkesin malumu. Günümüzde 1960'larla  ilgili çok film yapıldı. Ama hiçbirisi o dönemde çekilenleri izlemekle kıyaslanamaz. Bu yıllara ait filmlerin konuları bana toplumsal duyarlılığın ne kadar da gelişmiş olduğunu düşündürür. İşte Batı Yakası Hikayesi  de böylesi bir toplumsal probleme odaklanmış: Amerikalı-göçmen ilişkisi.
1961 yapımı eski mi eski bu müzikal bende hayranlık uyandırmıştır diye söze girelim. Filmin gereksiz diyaloglarından yakınan, sıkıcı ya da uzun olduğunu düşünenler var. Ben filmi yeterince hareketli bulduğumdan şikayet etmeyeceğim. Porto Rikolu göçmenlerin çetesi Köpekbalıkları ve beyazların çetesi Jetler arasındaki sokak çatışması başlangıçta esprili bir havayla anlatılmış. Filmin ilk bölümünde daha çok Porto Rikoluların Amerikalılaşmaması ve girdikleri göçmen psikolojisine yer verilmiş. Ayrımcılığın had safhada olduğu ve aslında herkesin bir şekilde göçmen olduğu bir ülkede gerçek Amerikalıların kim olduğu da sorgulanmış. Şöyle ki eğer Avrupa kökenli beyaz bir göçmensen Amerikalı olarak kabul görebilirsin. Latin ya da siyahi isen hele bir de aksanlı konuşuyorsan vay haline. Irkçılıkla başlayıp Amerikanın tüketim kültürüne ve pahalılığına da eleştiri getirilmiş. Bu anlamda benim filmde en beğendiğim sahne America sahnesidir:
Göçmenlerin dertlerinden sonra beyazların da aslında kendilerince dertleri olduğunu anlatan bir bölüm var. Çoğunlukla ilgisiz aileler, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, adalet düzeni gibi şeyler :F  
Bu bölümden sonra yıldırım aşkına geçiyoruz. Şahsen benim inanmadığım bir söylenti olduğu için filmdeki aşk da beni çok etkilemedi açıkçası. Dolayısıyla filme modern Romeo-Juliet uyarlaması denilmesini dikkate almayıp, komedi-dram olarak görüyorum. Bu arada filmin efsane müziklerinden bahsetmeden olmaz. Herkesçe bilinen I Feel Pretty bu filmdendir bilin, öğrenin bunları gençler.
Değinmeden geçmek olmaz. Filmi izlerken Michael Jackson'ın Bad ya da Beat it kliplerini anımsayacaksınız. Demek ki o da çok etkilenmiş olacak ki Beat it filmin kısa versiyonu gibi. 152 dk süren filmin özetinin özetini yazdım sizlere. 10 Oscar kazanmış olduğunu da belirtip izlemenizi tavsiye ederek yazıma son veriyorum. 

25 Ocak 2013

Doomsday-Doctor Who

Sevgili okurlar 1 saat sonra ana vatanım olan Hollanda'ya doğru yola çıkacağım. Gitmeden size bir soundtrack önerim olacak. Bu sıralar sıkı bir Doctor Who hayranı olma yolunda ilerliyorum. Bu önerim aynı zamanda dizinin en dram yüklü sahnelerinden birine aittir. İyi dinlemeler!

31 Aralık 2012

Merlin

Geçtiğimiz günlerde favori dizim olan Merlin final yaptı. Moralim bozuldu mu? bozuldu. Hem bittiği için hemde finalini beğenmediğim için. Öncelikle genel olarak dizi hakkında konuşacak olursak, Merlin'e çocuk dizisi gibi, yok efendim her bölümde ne olacağı belli gibi yorumlarda bulunanların içindeki çocuğun öldüğünü düşünüyorum. Dizinin İngiliz dizisi olması, dolayısıyla aksanların İngiliz aksanı olması, karakterlerin aşk ve entrika içinde boğulmaması, Arthur-Merlin ilişkisi ve tüm Merlin severlerin ortak fikri olan Gwen'in güzel olmadığı, dizinin güzel bir kadına gerek duymadan da kendini izletebilmesi benim diziyi sevme nedenlerimden başlıcalarıdır.
5 sezon boyunca Arthur gerçeği öğrense de Merlin'in ve bizim başımız göğe erse diye bekledik ama boşuna. Bu aşamayı o kadar yavaştan aldılar ve sezonlara yaydılar ki, Arthur öğrendikten sonraki aşamada bir o kadar yavaş ilerleyecek diye düşünmüştüm. Gelin görün ki öngörülerim sezon finalinde nerdeyse son 15-20 dakika kadar sürdü. Şimdi soruyorum, final bölümünü aceleye getirmeye ne lüzum vardı? 5 sezondur Morgana dokuz canlı kedi gibiydi, 15 sn. içinde nasıl ölüverdi? Hayır anlamıyorum Merlin Mordred'ı neden 5. sezon boyunca öldürmedi? Merlin ejderhayı neden Arthur ölünce çağırmayı akıl etti, ejdarha yaşlandı yorulmasın diye mi? O zaman hani en çok Arthur'u düşünüyordu? Arthur yaralandığında Merlin niye zırhını çıkarmadı, adama baktıkça benim kalbim sıkıştı yani? Dizin boyunca birebir efsaneye bağlı kalınmadığını biliyoruz, madem öyle Arthur'u da final yapıcaz diye alelacele öldürmelerine gerek yoktu. Merlin'in gerçekte kim olduğunu öğrendikten sonra bitseydi de bizde Albion topraklarını birleştirecekler bilmem ne filan diye hayalini kursaydık. Diziye olan karşılıksız sevgimden ötürü final bölümünü o kadar da yerden yere vurmaya gerek yok. Son sezonda Merlin ve Arthur'un  arkadaşlığı ve  önceki sezonlardaki efekt eksikliğinin giderilmesi diziyi bambaşka hale getirmişti. O yüzden en azından bir sezon daha süreceğini beklemedim değil. Finaldeki son sahnelerle ilgili söylenebilecek şey İngilizlerin kendini beğenmiş ve muhafazakar anlayışlarının yansımasının ürünü olduğu. Yine de en sevdiğim dizidir orası ayrı.
Oyuncuların yorumlarına göre dizinin final yapmasının tam zamanıymış. Pek öyle düşünmesek de yapacak bir şey yok. Fantastik ve aksiyon dizilerini sevenler, hangi diziye başlasam derdinde olanlar için tavsiye edebilirim. Ama uyarıyorum dizide aşk yok arkadaşlar. Odaklanmanız gereken ve diziyi sevdiren şey Merlin ve Arthur'un tatlı sert ilişkisi. Ha eğer dizi sürseydi ne olurdu? Fransa'daki Pierrefonds kalesini görme bahanesiyle Merlin'in setini görmeye gidebilirdik. Son olarak belirtmeden geçmek olmaz Bradley James gibi bir insan evladını dünyaya mal ettikleri için diziye ayrıca teşekkür ederim.

27 Mart 2012

This Means War

CIA'in arkadaştan öte kardeş olan iki ajanı aynı kadına aşık olsa, ajanlar hem çok yakışıklı hem de çok yetenekli olsa, kadın kimi seçer? Filmin başında ajanlar en yakışıklı halleriyle rol keserken Burcu'yla iddiaya girdik. Ben oyumu uzun boylu mavi gözlü çapkın ajandan yana kullandım, o da duygusal düşünceli romantik prensten.
Lauren (Reese Witherspoon), aşktan yana kara talihinden yakınırken, bir internet sitesinde randevulaştığı turist rehberiyle (aslında ajan ama bilirsiniz CIA bu, öyle herkese her yerde ajanım diyemezler) tanışır. Aynı gün DVD seçerken diğer ajanla karşılaşır. Film bu ya ajanların ikisi de kızdan çok hoşlanır ve kız kimi seçerse diğeri aradan çekilmeyi kabul eder. Konu size enteresan gelmese de gülüp eğleneceğinizi garanti ediyorum. Ajanlar öyle jestler yapıyorlar ki, kızın kimi seçeceğiyle ilgili tahminleriniz sürekli değişiyor. 
 Bu aralar o kadar çok makale okuyup o kadar çok rapor yazıp ödev yapıyorum ki, artık bir filmi izlerken bile  filmin konusu, önemi ve teorik çerçevesini görmek ister olmuşum. Burada benimsenen kuramsal yaklaşım da her zamanki gibi. (İiiyyygg nolmuş bana böyle:D)  Yani, esas kız, her zaman çapkın, iflah olmaz, deli dolu ve sürprizler yapan tarafı seçiyor. Kızlardaki bu serserilere aşık olup onları yola getirme azmine hayran olmamak elde değil. Sanmayın ki romantik sessiz sakin tipler kadınlar konusunda daha şanslı.

8 Mart 2012

J. Edgar Hoover

Eveettt, öncelikle belirtmeliyim ki filmden beklentiniz yüksek olmasın sakın haaaa. Öyle benim gibi fragmanları takip edip, ay koskoca FBI kurucusu eşcinselmiş, film onun hayatını anlatıyormuş diye gaza gelmeyin. J. Edgar Hoover rolü, Leonardo Di Caprio'ya yakışmış. Burda Clint Eastwood'u anlamadığım bir nokta var: Güzelim Di Caprio'yu bulmuşsun, ne diye adamı başarısız bir şekilde yaşlandırıp, gençlik yıllarını daha az gösteriyorsun. Yani zaten FBI'ın kuruluş yıllarını anlatmak başlı başına meseleyken, neden yaşlı bir adamın son günlerini anlatmayı tercih edeceksin ki. Her neyse bir de Naomi Watts'ı hiç bu kadar kenara itilmiş silik bir rolde izlememiştim. Arada bir o buruşuk suratıyla Edgar'ın odasına dalmasa varlığını unutuyordum.
Filmden çıkınca Edgar Hoover kimmiş, gerçekte neler yapmış hiç araştırma duygusu uyanmadı içimde. Ki normalde biyografi tarzı filmleri izledikten sonra ana karakterin gerçek hayatını araştırma hissi duyarsınız. Eminim Amerikalıların film hakkında söyleyecekleri çok şey vardır. Sonuçta kısacık da olsa bir tarihleri var ve birbirlerine kenetlenmek için 11 Eylül uydurması saldırılar kadar Hollywood filmlerine de ihtiyaçları var. Laf sokuşturmayı bir kenara bırakıp filme dönecek olursak, bence izlenmeye değmez. Film bitince ne Hoover'ın eşcinsel aşk hayatından bir şey anlamış olacaksınız ne de FBI'ın kuruluş döneminden. Zaten en önem verdiğim şey olan film müzikleri adına bir şey duyamadım, burdan da sınıfta kaldı Eastwood.
Arada bir baş rollerin eşcinsel olmaları vurgulanarak, seyirciyi germeye yönelik yakınlaşmaya benzer şeyler yaşansa da, filmin böyle bir duyguyu verebilmekten çok uzak olduğunu söylemeliyim. Filmden sonra Edgar'ın aşkı Mr. Tolson'a bakmadan edemedim. İşte FBI'ın kurucusu ve has adamı, gerçek aşıklar:

3 Şubat 2012

Altın Çiçeğin Laneti

2006 yılı yapımı bu Uzakdoğu filmine yıllar önce televizyonda rastlamıştım. Zaten başka türlü böyle bir filmi alıp izlemem mümkün olamazdı. Ama izleyince önyargılı olmaktan utandım diyebilirim. Daha önce burada yazdığım Parlayan Hançerler filminin yönetmeninden yine harika bir film. Oyuncuları tanıyabileceğinizi sanmıyorum ama en azından Chow Yun Fat'i Karayip Korsanlarından hatırlayacaksınız. Kraliçe rolündeki Gong Li isimli kadını da burada Uzakdoğu'nun en karizmatik kadını ilan etmek isterim.
Çin'de Tang hanedanlığının güçlü bir döneminde aile içindeki hırs, aşk, ve entrikalar anlatılıyor. Konu sıradan bir taht kavgasını anlatıyor gibi görünse de en azından filme farklı yansımış. İmparatorun otoritesine boyun eğen Prens Jai, babasının  kraliçeyi hergün içirilen ilaçla yavaş yavaş zehirlemesini izlemiştir. Kraliçe'nin üvey oğlu Prens Wan'a duyduğu aşkı bilen imparator intikamını böyle almak istemektedir. Kraliçe öz oğlu prens Jai'yi isyana zorlar. Annesinin ölümünü durdurmak adına Jai, kasımpatı festivalinde darbe girişiminde bulunur. Daha fazlasını anlatmak olmaz:) Savaş sahnelerinin süresini abartıp tadını kaçırmadıkları için filmi ayrıca başarılı buldum. 
Bahsetmem gereken bir şey daha varsa o da yönetmen Zhang'in, 300 işçiyi tam beş ay gece gündüz çalıştırarak Yasak Şehir'in kopyasını orijinal ayrıntılarına göre inşa ettirmesidir. Uzunluğu 600 metreyi aşan "Yasak Şehir"in içi ve dış duvarı kasımpatı desenli oyulmalarla süslenmiş. Kent içinde 25 futbol sahasına denk gelen alan da kasımpatı çiçeğiyle döşenmiş. 500 m. aşan kırmızı ve mavi renkli bir halı ve 600 saray lambası eklenince olağanüstü bir manzara oluşturulmuş. Büyük bütçeyle hazırlanan film bana göre bu açıdan 10 üzerinden 10 alır. Çok gerçekçi olduğundan acaba yasak şehir'de mi çekildi diye düşünmeden edemedim. Savaş sahnelerinde efekt var mıydı yok muydu bilemiyorum ama Çin nüfusuna yaraşır bir figüran ordusunun olduğu kesin. 


Oscar'a aday olan filmin fragmanı...

7 Ocak 2012

Kazanma Sanatı/Moneyball

Gazeteci-yazar Michael Lewis'in Oakland A beysbol takımının gerçek öyküsünü anlatan aynı isimli kitabından uyarlanan film, Oakland Athletics beysbol takımının genel menejeri Billy Beane ve onun zorluklara rağmen mücadele edip modern analitik yöntemlerle takımına başarı kazandırmasını anlatıyor. Beysboldan bir haber yaşayıp da sizi bundan pişman eden bir film. Film boyunca kafa patlattığım halde anlayamadığım oyunu çıktıktan sonra öğrenmeye and içtim yani :D

Bir zamanlar beyzbol yıldızı olma yolunda ilerleyen Billy Beane, sahadaki beklentileri karşılamakta başarısız olunca, azılı rekabete dayalı kişiliğiyle yöneticiliğe yönelmeye karar verir. Ancak Billy’nin yöneticiliğini yaptığı ve sezona hazırlanan Oakland takımı, yıldız oyuncularını büyük takımlara kaptırmıştır. Billy’nin tek seçeneği, takımını yeniden kurmaktır. Geleneksel düşünen antrenörler daha ucuz ama iyi oyuncular arayarak ortalama bir takım kurmayı düşünmektedir. Billy, karşılaştığı bir ekonomist olan Peter Brand'i işe alarak, ondan tüm oyuncuların istatistiğini çıkarmasını ister. Her neyse, çok farklı bir yöntemle kurulan takım ilk maçlarda büyük yenilgiler aldığı halde Billy vazgeçmemiştir. Sonunda üst üste 20 maç kazanılarak efsane haline gelen takım, yepyeni bir takım kurma sistemini de beysbol dünyasına sokmuştur.
Uzun lafı kısası, özetten de anlaşıldığı gibi filmde aşk meşk yok, aksiyon yok, bol bol oyuncu transferi, rekabet ve hırs var. Ama biz izledik bayıldık. Oakland Atletics sayı yapınca yıllardır tuttuğumuz bi takım sayı yapmış gibi tüylerimiz diken diken oldu. Ayrıca Brad Pitt'e yakıştığı kadar kimseye yaşlanmak bu kadar yakışamaz diyerek sözü bitiriyorum. Şiddetle tavsiye ederim, ama sıkılganlara değil.

24 Eylül 2011

Parlayan Hançerler



Parlayan Hançerler bol aksiyonlu bir film olsa da bana göre dram yönü daha ağır basar.  Hong-kong ve Çin yapımı olarak nadir izlenilebilecek bir film. Şahsen jackie chan dışında uzakdoğu filmlerinin hiçbirini sevmem. Ama bu film başka. Öncelikle bir filmde aradığım ilk şey eline yüzüne bakılacak türden başrollerdir ki burda Takashi Kaneshiro beğendiğim tek Çinli olarak beni bile şaşırttı. Filmin başlarında oyuncuları ayırt edemezseniz paniklemeyin, ufak tefek farkları bulursanız alışacaksınız. Havada koşarcasına uçmalarına rağmen, uzakdoğunun mükemmel doğası filmi kurtarmış.


Eğer aşk filmi izlemek istiyorsanız ve hepsi birbirinin aynı olan romantik komedilerden sıkıldıysanız bu filmi öneririm. Çünkü filmde işlenen aşkı farklı buldum (esas kız kör olduğundan). Ayrıca yine bir uzak doğu filmi olmasından dolayı farklı müzikleri var, ben duyar duymaz bayıldım ve hala sıkılmadan dinliyorum. Filmin final sahnesi gerçek dışı olmasına rağmen, tek sahnede dört mevsimin geçmesi bence harikaydı. (eren gördüğün gibi bir tane de olsa uzak doğu filmi izledim:)



19 Ağustos 2011

Trainspotting


Burcu'lara giderken otobüste bu film vardı. Normalde bu tarz filmleri sevmiyorum. Ama filmi öneren Tom olunca akan sular durur. Her writing ve speaking dersinde Breavheart'tan bahsedip, İskoçlara hayranlığımı dile getirmem kendisini şaşırtmış olacak ki bu filmi izlememizi istedi. Tabi William Wallace aşığı olarak yetişip, Breavheart'ı otuz kere izleyen birine İskoçya'yı kötüleyemezsiniz:D Gelelim filmeee.
Trainspotting bir oyun, bir hobi demekmiş. Tren istasyonuna oturup gelen geçen trenlerin numaralarını yazarak, ülkedeki tüm trenleri görene kadar süren bir hobi. Filmin adıyla filmin konusu birbirini tamamlamasa da geleneksel bir hobiye gönderme yapılmış. Yani filmde tren numarası yazdıkları filan yok. Uyuşturucu bağımlısı İskoç gençlerin hayatı anlatılıyor. Şimdilerde çok iyi bildiğiniz oyuncuları bu filmde tayt giymiş ergenler olarak izleyeceksiniz: Renton (Ewan McGregor), Spud (Ewen Bremner), Begbie (Robert Carlyle), Sick Boy (Johny Lee Miller) ve Tommy (Kevin McKidd). Burda en çok övgüyü hakeden şu aşağı fotodaki ruh hastası, Robert Carlyle bence.

Filmi uzun uzun anlatmaya gerek yok. İngiltere sömürgesi bir ülkenin milletinin içler acısı halidir yani bu film. William Wallace İskoçya'yı yarı özgür yapmış yapmasına. Ama Tom'a göre tüm suç İngilizlerde değilmiş. Şimdilerde İskoçlar publara oturup İngilizlere sövmekten başka bişey yapmıyorlarmış. İşte bu filmde buna parmak basıyor. İngiltere gibi bir ülkenin altında ezilen İskoçya, oturup kaderine lanet etmekten başka bişey yapmıyor, gençler uyuşturucu kullanıyor ve herşeyin sorumlusu İngiltere oluyor. Yani aslında İskoçlara alkolik, uyuşturucu bağımlısı ve işe yaramaz demek istenmiş bence. Eeee tabi ben travma yaşamadım değil. Hayranlık duyduğum doğası, kültürü ve müziği ile bunların bir işe yaramayacağını gösteren İskoçlar. Her neyse. Uyuşturucu bağımlılarının hayatını anlamak açısından güzel bir film. Önerilir.


7 Ağustos 2011

The Girl İn The Cafe

Aynı gün iki kez izlediğim bir film 'The Girl İn The Cafe'. Aslında üst üste izlenilecek bir film de değil. Hatta sıkıcı. Ama içinde bulunduğumuz dönemi çok iyi yansıttığı için sevmiş olabilirim.
Gina ve Lawrence'ın ilişkisi pek de romantik komedilere benzemiyor. Yine de Lawrence'ın acemi hallerine gülmemek elde değil. Başrollerde Karayip Korsanları'nın Davy Jones'u var. Film ayrıca İngiliz filmi olduğundan ingilizcesini geliştirmek isteyenlere tavsiye ederim. Özellikle kadın harika konuşuyor, söylediklerini dışımdan tekrar etmekten kendimi alamadım:D
Her neyse. İngiltere başbakanı ve maliye bakanı Afrika'ya yardım yapılıp yapılmamasıyla ilgili bir tasarı hazırlamıştır. En güçlü sekiz liderin anlaşmaya varıp yardıma muhtaç insanlar için bir adım atılması düşünülmektedir. Bunun yerine uluslarası güvenlik ve ekonomi konularının görüşülmesini isteyen ülkeler, zirvenin gündemine yardım tasarısını değil bu konuları taşımıştır. Lawrence maliye bakanlığında çalıştığından zirveye katılacaktır. Yanında aralarında enteresan ve soğuk bir ilişkisi olan Gina'yı da götürür. Lawrence her 3 saniyede bir çocuğun öldüğünü, binlerce annenin AIDS yüzünden hayatını kaybettiğini toplantıda söyleyemese de, Gina'ya anlatarak kendini rahatlatmaktadır. Zirvenin gündeminin değişmemesi için uğraşılsa da nafiledir. Bunun üzerine bizim kapitalist devlet başkanlarına söylemek istediklerimizi Gina'ya söyletmişler. İzlanda'daki G8 Zirvesinde, dünyanın en güçlü ülkelerinin başbakanlarına dersini veren biri olmayı kim istemez? Herkes ister ama kimse yapamaz. Her neyse. Gina, kararlar kamuoyuna açıklanmadan önce, tüm siyasilerin olduğu akşam yemeğinde liseli bir çocuk edasında herkese kafa tutar. İşte tüm film boyunca dikkat kesilmeniz gereken tek yer burası olabilir. Nelson Mandela'nın eşsiz sözünden yola çıkarak söyledikleri harika. Özetle: Bu nesil herşeyi değiştirebilecek güçteyken hiçbirşey yapmamış. Hergün TV de insanların öldüğünü seyretmekle kalmış. İnsanlar geri dönüp baktıklarında aklınız neredeydi diyecek ve bizim verebilecek hiçbir cevabımız yok.

"Sometime it falls upon a generation to be great. You can be that great generation."
Nelson Mandela, 2005


Filmin müziğini çok beğendim. Buyrun dinleyin:

18 Temmuz 2011

Özgürlüğün rengi


“Hiç kimse, doğuştan, başka bir insanın ten rengi, geçmişi ya da dini yüzünden ondan nefret etmez. İnsanların nefreti öğrenmesi gerekir. Ve eğer, onlara nefret öğretiliyorsa, sevgi de öğretilebilir. Üstelik sevgi, kalbimize, karşıtı olan nefretten daha uygundur.”
Nelson Mandela

Oscar ödüllü Bille August’un yönettiği ve James Gregory’nin kendi anılarını yazdığı kitabından uyarlanan ve “Özgürlüğün Rengi / Goodbye Bafana” efsanevi lider Nelson Mandela’nın gardiyanın gözünden anlatarak bir adamın ve ülkenin değişim dönemine ışık tutan başarılı bir eser.
“Fatih Pele” ve “Ruhlar Evi” gibi filmleriyle tanınan ünlü yönetmen Billie August “Özgürlüğün Rengi” filmi ile Dünya’nın en önemli figürlerinden biri olan Nelson Mandela’nın çevresinde gelişen bir hikâyeyi gerçekte onun gardiyanlığını yapmış James Gregory’un gözünden değerlendiriyor. 1960’lardan başlayarak 1990’ların başına kadar süren ırkçı rejim süresince Gregory’nin Mandela ile kurduğu ilişki ve politik eğilimlerindeki değişim, Mandela’nın serbest bırakıldıktan sonra tüm Güney Afrika insanlarını barış ve eşitlikle belirlenen bir yönetimde birleştirme sürecini son derece etkili bir biçimde yansıtıyor.


Nelson Mandela mücadelesinin ve savunduklarının evrensel düzeydeki değeri, zamanla tüm dünyadan büyük bir destek almasını sağlamış ve eşitlik mücadelesinin sembollerinden biri haline gelmiş bir lider. Hapiste geçirdiği 27 yıllık süre zarfında yaşadığı sıkıntılara göğüs germiş ve asla değerlerinden ödün vermemiştir. “Özgürlüğün Rengi” filmi sadece Nelson Mandela’nın mücadele öyküsünden bir kesit değil aynı zamanda ırkçı bir adamın eşitlikçi bir insana dönüşüm hikâyesini beyaz perdeye yansıtıyor.

Biyografik gerçeklerle bezeli tüm dünyaca bilinen önemli bir toplumsal portreyi başarılı bir şekilde kurgulayarak anlatan eser, hakkında film yapılan ünlü bir ismin ağırlığını çok iyi taşımayı başarmıştır.
 

"Özgürlüğümüzü kazanana kadar, ömür boyu, omuz omuza özgürlükler için mücadele edeceğiz…"
Nelson Mandela


12 Haziran 2011

Leap Year & Letters To Juliet



Ergenlik çağında izlediğim Jackie Chan ve Jean Claude Van Damme filmlerinden yavaş yavaş romantik komedilere doğru geçiş yaptım. Aynı gün iki film birden. Hem de ikisi de romantik komedi. Bunu okuyunca midesi bulananlar ya da imrenenler olabilir. Ama arka arkaya izlediğimde romantik komedilerin büyük birer aldatmaca olduğunu gördüm. Filmlerin ortak noktaları; mükemmel çiftleri mükemmel ülkelerde bir araya getirmesi. Leap Year İrlanda'da, Letters to Juliet İtalya Verona'da geçiyor. Olur da filmin havasına kapılıp İrlanda'ya gidecek olursanız, sizi orada bekleyen muhteşem bir pub sahibi olmayacak. Ya da Verona'ya gitmişken zengin ve yakışıklı üstelik centilmen birine rastlayayım derseniz çok beklersiniz.


Yine de bu filmlere bayılıyorum. Leap Year'da fakir ama gururlu bir Yeşilçam karakteri var sanki. Kız arkadaşı tarafından aldatılan İrlandalı Declan ile başarılı bir iş kadını olan New Yorklu Anna'nın birbirine aşık olması neredeyse imkansızdır. Ama şartlar çifti birbirine aşık etmek için ayarlanmış:) Kardiyolog olan nişanlısını terk eden Anna'nın İrlanda'ya yerleşmesiyle film, hayal ettiğiniz sonla bitmiş oluyor. 


Letters to Juliet, İtalya'nın harika atmosferini kullanarak beni etkiledi:) Juliet'e hergün onlarca mektup bırakan kadınlara cevap yazmaya başlayan Sophie, 50 yıl önce yazılmış bir mektup bulur. Cevabında kadına kaybettiği aşkını tekrar bulmasını tavsiye eder. Kadın, İngiltere'den torunuyla gelerek 50 yıl önce tanıdığı Lorenzo'yu aramaya başlar. Bu sırada Sophie ile torunu Charlie arasında yeni bir aşk başlar..

6 Nisan 2011

Atlıkarınca

Bu sıralar vizyondaki türk filmleri canımı çok sıkıyor. Kolpaçino, Hop dedik mop dedik filmleri afişlerine bile bakılamayacak türden. Eh mizah anlayışımızın bu kadar hızlı geliştiğini görmek de güzel. İzlemediğim halde eleştirdiğim bu filmlerin dışında bir de sıkıcı, uyutucu etkiye sahip türk filmleri var.
Böylesi zor şartlarda seçim yapma şansımız olmadığından Atlıkarınca'yı izledik. Filmin konusunu daha önceden bilerek izlemek daha mantıklı olacaktır. Aksi durumda ilk yarıda çok sıkılırsınız. Konunun ensest olduğunu bildiğimizden başıdan sonuna kadar gergin gergin izledik. Açıkça ortaya konan rahatsız edici görüntülerin olmaması, buna rağmen neler olup bittiğini anlayabilmek filmi daha etkileyici kılmış. Aile içi istismarın zenginlikle, fakirlikle ya da gelişmişlikle ilgisi yok. Bu tamamen insanlıkla ilgili. Filmde Erdem, iş hayatında karısından daha başarısız olunca bunu başka üstünlük kuracağı konularla kapatmaya çalışıyor. Asıl ilginç olansa istismarcıların tamamen toplumla uyumlu ve normal birer insan gibi görünmeleri. Anlatılmak istenen çok iyi anlatılmış diyorum ve herkse tavsiye ediyorum.

Being There

Varsaymışlar ki bir adam bir evin bahçesinden hiç çıkmadan 40 yaşına gelerek, televizyon izlemekten başka birşey görmeden yaşamış. Patronu ölünce evden çıkmak zorunda kalan Chance (Peter Sellers), yüzündeki kibar gülümsemesiyle, olağanüstü iyimserliğiyle dış dünyada kendine hemen yer bulur. Aslında filmin gidişatı çok yavaş. Zaten öyle yaşanan önemli olaylar yok. Ya da var da filmde siz bunu Chance açısından algılamaya alıştıkça size artık olağanüstü gelmeyecek. Amerika başkanın önünde eğildiği bir süper zengin, Chance'i en yakın arkadaşı olarak görüyor ve bu bana Chance'e normal geldiği için normal geliyor. Yani demek istediğim bizim için inanılmaz olan olaylar, Chance gibi saf bir insan için hiç de önemli değildir. Sorgulama yeteneği olmadan yaşadığı halde, herşeyi sorgulayan bizlerin aslında saf bir insanı en aklı başında insan olarak kabul etmemiz anlatılıyor. Yani aslında salak saf olan bizleriz deniyor sanki.




Bu filmi izleme bahanem olmasa asla seçip izlemezdim. Arkadaşımın izleyip yorum yapmasını isteyen hocasına burdan saygılar sunarım. Benim gibi her filme aman bu filmde iş yoktur ya baksana çok eski filan diye başlarsanız, çok önemli filmlerden eksik kalmış olursunuz benden söylemesi:) Başrollerin ne kadar iyi oyuncular olduklarını biliyorsunuzdur, o yüzden bende filmin çok iyi olduğunu hatırlatarak iyi seyirler diliyorum:)

29 Ocak 2011

3:10

3:10 Treni, Russel Crowe'un en iyi filmlerinden. Tekrar tekrar sıkılmadan izledim, izlerim. Bloga yazılmayı çok çok önceden haketmiş bir film. Western filmlerinin hepsi izlenmez, hele ki çok fazla aksiyon varsa. Aksiyon- dram türünde, sadace kanun kaçakları ve tren soygunları değil, sakat bir baba ile oğlunun ilişkisi de var.
Ben Wade ve çetesi, en çok korkulan kanun kaçaklarıdır. Ben Wade yakalandıktan sonra, 3:10 Yuma trenine bindirilip, cezaevine yollanması için gönüllü olan Dan, karşılığında az miktarda para alacaktır. Birkaç gün sürecek yolculukta Wade, adamlarının onu kurtaracağından emindir. Wade, Dan'in kahramanlık ve para amacıyla canını tehlikeye atmadığını farkeder. Savaşta sakatlanan bacağından dolayı ciddiye alınmayan biri olduğundan, oğluna kendini kanıtlamak için Wade ve adamlarını karşısına almıştır. Bu yolculuk boyunca Wade, Dan'e karşı saygı duymaya başlar. Adamlarının Dan'i öldürmesini istemediğinden, trene ulaşana kadar onunla birlikte hareket eder.
Russell Crowe dışında filmde bence en iyi oyuncu Ben Foster. Yani Oscar'ım olsa yardımcı oyuncu olarak Ben Foster'a verirdim yahu:)

Related Posts with Thumbnails

Etiketler