10 Nisan 2026

Modernitenin Ötesinde Sevgi ve Anlam Arayışı

İçinde bulunduğumuz toplumun bu hale nasıl geldiğini sorguluyoruz sık sık. Peki o toplumun en küçük parçası olarak kendimizi ne sıklıkta sorguluyoruz? Bugün hayatımı sorgularken bana en büyük yardımı dokunan 3 kitaptan bahsedeceğim.



Bir şeylere sahip olma arzusu ve bu amaçla işime odaklanmak çoğunlukla düşünmemi engelliyor. Böyle dönemlerde düşünmek, anlamak ve sorgulamak zorunda olmadığımdan hayatın akışına kendimi bırakabiliyorum. Odağımın dışındaki her şey bir parça anlamını yitiriyor. Çünkü gerçekten sahip olmak istediğim maddi olanaklar ve yalnızca başarmakla elde edebileceğim manevi tatmin duyguları var. Ama bu amaçları hayatımdan çıkarırsam aslında ben kimim? Yaşamımın amacı nedir? Bir sabah uyandığımda işim ve ailem olmazsa yaşamama da gerek yok mudur? Elimdeki işleri bitirdikten sonra genelde bir boşluk hissi oluşur. Aynen doktora tezini teslim ettikten sonra 'Ben çalışmıyorken ne yapıyordum? Şimdi ne yapacağım?' diye düşündüğüm zaman gibi. Erich Fromm ve Viktor Frankl bu noktada yola devam edebilmem için teorik desteği sunan iki bilim insanı.

Erich Fromm (1900–1980), Almanya’nın Frankfurt kentinde doğmuş, Nazi döneminde ABD’ye göç etmiş ve yaşamının son yıllarını İsviçre’de geçirmiştir. Viktor Frankl (1905–1997) ise Avusturya’nın Viyana kentinde doğmuş, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında bulunmuş ve savaş sonrası hayatını yine Viyana’da sürdürmüştür. Günümüzde müthiş bir antisemitizm varken, Yahudi düşünürlerden hayat dersi alıyor olmam bir çelişki gibi görünebilir. Ama bu konuyu uzun zamandır düşünüyordum ve sebebinin de koşulsuz inanç olduğuna karar verdim. Her şeyden büyük bir varlığa koşulsuz şartsız inanmanın verdiği iç huzuru tanıdıkları için bir dine inanma pratiği olan sosyal bilimcilerin insanın doğasını daha iyi açıklayabildiklerine inanıyorum. Bir kuram inşa ederken cesur olmak, yeni şeyler söylemek gerekir. Bunu mevcut bilim pratikleri içinde yapabilmekse çok zor. Çünkü tıpkı bir dinin fanatiği olmak gibi bilimin de fanatikleri vardır. Bu fanatikleri okur okumaz tanırsınız. Onlar hayatın anlamını veride, yöntemde, bulguda bulmuş; resmen bilime tapıyorlar. Hatta sosyal bilimlerde teorilere ve ideolojilere tapan çok hoca var. Fromm'a göre örneğin, Marx bir idol ve Marksizm de bir ideolojidir. Halbuki Marx idol olmak için değil, bir uyanışın gerçekleşebilmesi için keskin bir ifade kullanmıştır.

İnsanın var olma sancılarını kavramsallaştıran iki bilim insanının da Yahudi olup Nazi zulmüne uğramış olması tesadüf olamaz diye düşünüyorum. Çünkü o dönemde bir Yahudi olarak hayatı sorgulamamışsanız, sanıyorum, hiçbir zaman sorgulamamışsınızdır zaten. Yazarların kitaplarını okuduğumda zihnimde tam olarak bu canlandı. Acaba gerçek anlamda zorlanmadığımız için mi asıl benliğimizi keşfedip, haklarımız konusunda talepkar olamıyoruzdur. 

Sevme Sanatı (1956), modern dünyada doğru kişiyi aramamızı söyleyen öğütlerin çok ötesine gider. Buna göre sevme sanatında ustalaşıldığı takdirde doğru insanı aramaya gerek yoktur; doğru sevebilmek vardır. Bu şey değil mi: "Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa". Sosyal bilim, teori, kavramsallaştırma vs. işine girmeden hayatı bu kadar iyi tanımlayabilen ve çağının ötesindeki insanlara şaşırmaya devam edeceğim :) Hayatımızdaki insanları oldukları gibi görmek, tanımaya istekli olmak, saygı duymak ve her koşulda iyiliklerini isteyebilmek hepimizin doğuştan yapabildiği şeyler değil. Tüm bunlar öğrenilebilen ve geliştirilebilen yetkinliklerdir aslında. Sanıyorum 1600'lü yıllarda yaşasaydık, bu konular üzerine bu kadar düşünüyor ve kendimizi geliştirmeye çalışıyor olmayacaktık. Ancak içinde bulunduğumuz postmodernizm ile tüm ilişkilerin yüzeysel, maddi ve emeksiz akıp gittiğini görüyoruz. Bilinçli olarak bu akışın dışında kalmak ise yalnızlaşmaya yol açıyor. Hem yalnız kalmamak, hem de akışkan toplumda bir dala tutunmak istiyorsak işte o dal sevgi olabilir. Sevebilmek için önce kendimizi sevmek, olgunlaşmak ve sonra bir başkasına sabır göstermek gerekiyor. O zaman postmodern evliliklerin ışık hızında bitişi hakkında da bir iki şey söyleyeyim Fromm'dan aldığım güce dayanarak. Bence insanlar sahip olmak için evleniyor: Bir eşe, arkadaşa, ailesinden kurtulup kendi evine, bir çocuğa, toplumda bir statüye.... Böyle gider bu sahip olma listesi. İşte bunları elde edince sormaya başlıyor, eee bu kadar mı? Ben bunlardan hevesimi aldım. Annelik tamam, yemek ve temizlik tamam, estetik dokunuşlar tamam. Şimdi ne yapsak? Şimdi hayatımızı renklendirecek yeni bir heves lazım. Tekrar ilgi görmek, sahip olmak değil sahip olunmak istenen kişi olmak. Bunlar maddi dünyada insanın üzerine düşünmeden hevesleriyle yaşamasına yol açıyor. Eğer köşeye sıkışmış, her şeyden sıkılmış ve anlamınızı yitirmiş gibi hissediyorsanız bunun çözümü başka bir erkeğin ya da kadının size ilgi göstermesi midir? Yöneticinizin veya hocanızın sizi onaylaması mıdır? Eğer cevap evetse, ilgi duyulacak fiziksel özelliklerinizi kaybetmeye başladığınızda, emekli olduğunuzda kendinize nasıl bir heves bulmak zorunda kalacaksınız? 

Olma Sanatı (1976) kitabı ise sevgi işini çözdükten sonra dünyayla işimizin bitmediğini gösterir nitelikte. Yukarıda sorduğum soruları kendinize sorduktan sonra cevap aramaya çalışmadan, bir tane hayatım var yaşarım istediğim gibi diyerek yola devam ediyorsanız tebrikler, koyun gibi yaşama sanatını kapmışsınız. Marx ağır işlerde çalışmadığı halde işçilerin dertleriyle dertlenip neden Das Kapital'i yazdı? Çünkü onları uyaracak ve sonunda değişimin fitilini ateşleyecekti. Sonunda burjuvanın, sömürü düzeninin sonu gelmişti. Geldi mi peki, hayır. Çünkü Marx insanların çoğunun bilmek istemediğini bilmiyordu. İnsanların çoğu bilmek istemez. Sistemde ufak bir iyileştirmeyle yetinip düzenin içinde var olmaya devam etmek ister. Yani Marx'ın hayal ettiği gibi sistemin çarkı bozulamadı. Bunun yerine sistem Marx'ı çarkın içinde bir idole dönüştürüp putlaştırdı. Sorgulamak istemeyen insanların yegane tutunağı olan put ve mucize de böylece sisteme hizmet eder hale geldi. Bir marksist ile Marx hakkında tartışırken de, bir tarikat üyesiyle şeyhi hakkında tartışırken de aynı his, aynı çaresizlik hissi içinizi kaplamaz mı? Valla bilemiyorum benim kaplıyor.

Son olarak geldik İnsanın Anlam Arayışı'na. Bu kitabı okuduğum dönem Türkiye'deki herkes gibi çok çok büyük bunalımdaydım. Kahramanmaraş Depremleri yeni olmuş, üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım ve ailesi enkaz altından zar zor kurtulmuş, TV'de her gün insanların acıları ve bizim çaresiz şahitliğimiz. Gerçekten daha çaresiz nasıl hissedilebilir ki diye düşündüğüm zamanlar. İşte Viktor Frankl'ın kitabını bu dönemde okudum. Toplama kampında yanı başında pek çok insan sefalet içinde ölürken, bazılarının tüm zorluklara ve acılara rağmen devam edebildiğini görseydiniz bunu neye bağlardınız? Frankl bunu vazgeçmemeye bağlamış. Eğer vazgeçtiyseniz, artık dünyada atacak bir adıma daha ihtiyacınız yoksa, acılar sizi yıkıp geçebilir, küçük bir hastalık sizi öldürebilir. Tıpkı Vadideki Zambak'ta Henriette'nin ölümü gibi. Ama tutanacak bir dal, hayatta daha yapılacak işler ve bir anlam buluyorsanız, acılara dayanabilirsiniz. Bu noktada Frankl'ın Fromm'dan daha dindar olduğunu da belirtmek isterim. Annesini, erkek kardeşini ve karısını farklı kamplarda kaybetmiş biri olarak hayata devam edebilme gücünü üretmekte bulmuştur. Onun anlam arayışında mutluluk değil, yardım etmek ve anlamak vardı. Anlamı maddi olanaklardan ve sahip olunacak nesnelerden uzakta aramak bize yardımcı olabilir. Çünkü Fromm'a göre sahip olunan nesnelere çok anlam yüklemek, dünyada koltuk değneğiyle yürümeye benzer. Değnekler kolumuzun altından çekildiğinde ne olacak? Genç ve güzel olmaya çok anlam yüklediğimiz için yaşlanmaktan korkmak; işimizi kaybetmekten korkmak; arabamızı kaybetmekten korkmak; çocuğumuzun başarısız olmasından korkmak... Diğer taraftan sahip olduğumuzu sandığımız şeylere bağlandıkça korkularımız da artacak. O kadar korkacağız ki, korkusuz biri gördüğümüzde onu uzaylı sanacağız. Açıkçası şuan hepimizin çok korktuğunu düşünüyorum. 

Eeee peki öldük bittik mi? Bu postmodern dünyada anlamlı yaşamak için bir yol yok mu? Bu noktada yazarlar çare olarak şükretmek, meditasyon/namaz/yoga gibi kendinle kalma rutinleri, koşulsuz sevgi, yardım etmek, farkındalığı artırmak, sorgulamak, içinde bulunduğun topluma uymak zorunda hissetmemek, odaklanmak, bazen bomboş kalabilmek gibi şeyleri reçete etmişler. Yani daha çok alışveriş, estetik, Avrupa ülkelerini gezmek ya da sosyalleşmek değil. Herkes dönüp içine bakacak arkadaşım kaçış yok, ben bunu anladım :)

26 Mart 2026

Hamnet

Sevgili blog, sık sık ara veriyorum, farkındayım. Ama kabul edelim, buranın rutini de böyle oldu artık. Bugün Hamnet kitabından bahsetmek istiyorum. Çünkü coğrafya literatüründen sıkılmak bunu gerektiriyor.
Hamnet filmi ödülden ödüle koşup ortalığı yıkıyorken, filmden değil de kitaptan neden bahsediyorum? Çünkü filmi izlemedim ama kitabı okudum. Filmi izlememek de bilinçli bir seçimdi. Son yıllardaki favorim Paul Mescal Shakespeare'i oynayacak ve ben bile isteye izlemeyeceğim. Aslında bir ana olarak izlemekten korkuyorum da diyebilirim. Gözlerime yeni lazer yaptırdım şimdi ağlamaktan kan çanağına dönmelerini istemedim. İroni değildir. Diğer taraftan filmi sıkıcı bulan yorumları da takip ediyorum, belki de gerçekten beklentiyi karşılamayan bir filmdir. Yine de en iyi aktris ödülünü de alabilmiş.


Her neyse, o yüzden dedim ki daha az ağlama garantisiyle kitabını okuyayım. Hamnet kitabı 2020 Women's Prize for Fiction ödüllü Maggie O'farrell imzalı bir kurgu-roman. Konu çok çok ağır, yoğun bir dram içeriyor. Shakespeare'in gerçekten de ölen oğlu Hamnet'in olası ölüm nedeni üzerinden bir kurgu. 
William Shakespeare (1564-1616), İngiliz edebiyatının ve dünya tiyatrosunun en büyük şair, oyun yazarı ve oyuncusu olarak kabul edilir. Shakespeare'in eserlerini Hasan Ali Yücel'in çeviri klasiklerinden okumuştum. En popüler olanlarından Hamlet ve Macbet'i ben de çok beğensem de, asıl favorilerim Bir Yaz Gecesi Rüyası ve Yanlışlıklar Komedyası'dır. Öylesi bir dönemde yaşamıştır ki bir tarafta veba salgını toplumda karamsarlık ve sefalet yaratırken, diğer tarafta Doğu Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla yeniden Antik Yunan ve Roma eserleri keşfedilip çeviriliyor ve hümanizm akımı doğuyordu. Aaaa bir dk sanki günümüze benzer şeyler yaşanıyormuş :P Yine bu dönemlerde coğrafi keşifler almış başını gitmiş, Avrupa'da bir zenginleşme, efendime söyleyim sanata ve eğlenceye zaman ayırabilme lüksü de doğmuş. İşte böyle bir dönemde Shakespeare var olma mücadelesi içinde aynı biz akademisyenler gibi hem yazmış, hem çizmiş, hem oynamış hem de yönetmiş. Zamanın ruhu neyi gerektiriyorsa fazlasıyla yapmış. Neredeyse koca Shakespeare'e acıyacakken, 2020 yılından Maggie O'Farrell adlı bir yazar çıkıp hakkında bir aile draması yazıveriyor. Shakespeare'in haberi yok ama kendisinden sonra feminizm akımı diye bir şey çıktı, erkekleri paralayıp sağa sola atıyor. Evet, sıra sana da geldi Shakespeare. Sen kim oluyorsun da dünya edebiyatına en büyük eserleri miras bırakmak için 3 çocuğunla karını babanın evinde bırakıp Londra'ya göçüyorsun. Sen kimsin ya? (RTE tonuyla). Ay yine güzel başlayıp saçmalamaya başladım.
Kitabı eleştirmek istiyordum Shakespaere'i değil. Maggie O'Farrell sana da bir çift sözüm var. 1500'lü yılları, Shakespeare gibi bir edebi putun aile hayatını yazıyorsun. Sorarım sana bu nasıl basit bir edebi dil. Yani kısa kısa cümleler, derinliksiz diyaloglar. Çocuk kitabından hallice paragraflar. Hayır olmaz. Bana kalırsa büyük cesaret. Bunu yapmayı düşünüyorsan zamanın ruhunu verebilmeli, gerekirse o dönemin dilinde konuşabilmelisin. Bak Amin Maalouf'a, seni alıp götürüveriyor taaa Semerkant'a 1000'li yıllara. Ama ben 2026'da oturmuş, 1500'lü yılların köy hayatına bakıyorum. Aynı bizim köy. Of neyse iyice seviyem düştü...
Her şeye rağmen, hem de her şeye kitapta ağladım. Bir erkek çocuğu annesi olarak Hamnet ve annesinin kitaptaki o kısacık süren hastalıkla mücadele geceleriyle fazlaca empati kurabildim. Her kayıp zordur, ama bir çocuk kaybetmek ne kadar zordur tahayyül edemem. Bu nedenle kitabın en azından olayın düğüm noktasını başarılı aktarabildiğini düşünüyorum. Her yaz tatilinde şezlonglarda gördüğüm kırış kırış olmuş, rengarenk kapaklı, dallı güllü kapitalizm kurbanı metalaşmış kitap kapaklarına sahip kitapları okumam. Ama bu sefer okudum işte. Bir miktar ön yargılarımda doğruluk payı varmış dedim ve yine de bitirdim. Okursanız sizlere de iyi okumalar dilerim. Yalnız plajda okumayın, çok empat biriyseniz bir iki sayfasında gözyaşları süzülebilir.

Related Posts with Thumbnails

Etiketler