26 Aralık 2016

Vesikalı Yarim

Kimileri en çok ‘çok önceden rastlaşacaktık’ repliğinden etkilenmiş. Benim favorimse Sabiha’nın arkadaşının repliği olacak:
Çoktan kült ilan edilmiş bir filmle ilgili yeni birşeyler söyleyebilmeyi umut ediyorum. Önce 1960’ların genel havasından, kadın-erkek rollerinden ve özel-kamusal mekan organizasyonundan kısaca bahsetmem gerekiyor. Esnafların hep erkekler olduğu, ev işlerinin hep kadınların tarafından yapıldığı bir dönem daha. Yani kamusal ekonomi erkeğe, ev ekonomisi kadına emanet. Kentsel mekanın organizasyonu paramçparça. Kentsel mekanın merkezi çoktan çöküntü alanına dönüşmüş durumda. Manav Halil ve onun temiz kabul edilen dünyası kent merkezinin çeperindeyken, Sabiha’nın dünyası kentin merkezindedir. Kentsel mekanın organizasyonu böylesine birbirinden ayrılmışken, birbirine yabancı iki kişinin varlığını bildikleri ama sahip olmadıkları duyguları yaşamaktan kaçamamaları söz konusu. 
1960’larda çalışan bir kadınsan başına gelecek kötülükleri baştan kabul etmiş sayılabilirsin, ama bu özgürleşmenin bedeli de olabilir. Alkol, sigara, kahkaha ve sokaklar yalnızca kadına bu koşulla verilir. Patriyarka ve kapitalizmin el ele düzenledikleri kentsel mekanda pavyon kime aittir? Hediye niyetiyle getirilen sebze meyveler Halil’le dalga geçilmesine neden olur. Diğer taraftan garsonlar masalara ‘başka bir emriniz var mı beyim?’ der. Kadınların sesi erkekleri mutlu etmek için duyulur. Erkek dünyasının kadına verdiği iki rolden biri kamusalda erkeğin malı olmaktır. Bu duygusuz dünyada Sabiha Halil’e aşık olursa ne olur? Kadının doğasında olduğu söylenen adanmışlık yeniden kadını ele geçirir. Yemekler yapılır, dikişler dikilir, ütüler yapılır ve erkek sonunda kendini ‘sultan’ hissedene kadar soluklanılmaz. Kadın saçını toplar, makyaj yapmaz, dekolte giymez ve Halil’in onu hangi haliyle tanıyıp sevdiğini unutarak, onun beklentilerinin kadını olmaya adar kendini. Ve nihayetinde evi kamusaldan saklanabildiği bir barınak olmak yerine eve dönüşebilmiştir. Sabiha artık erkek dünyasının kadına verdiği ikinci rolü oynamaktan mutludur. Evinin meleği olmak. Ama sultana yetememekten, onun kendisinden sıkılmasından korkmaya başlamıştır. En mutlu anlarında Sabiha: “Benden memnun musun?” diye sorar Halil’e.
Peki Halil’in Sabiha’dan önceki hayatı ne düşünüyordu? Halil’in babası oğluna sessiz bir destek veriyordu. Belki kendi de bu korkunç sultanlıktan kaçmak isteyip bir yerlerde bir zamanlar özgürlüğün tadına varmıştı. Ne de olsa oğlu bir gün pavyon kadınından sıkılıp evine dönecekti. Bu sessizlik, ne düşündüğünü söylemesinden daha etkili bile olabilir. Diğer tarafta Halil’in arkadaşları onun bir ‘karıya’ tav olduğunu düşünür. Sabiha’nın arkadaşı Halil’in yolunacak iyi bir kaz olmadığını düşünür, sonuçta Sabiha’ya bir kat alamaz. Ve polis düzeni bozarlarsa onları kentin başka yerine süreceğini söyler.
Kamusalın bu görünen ve görünmeyen baskısı Sabiha ve Halil’i ayıracaktır. Erkeği küstürmekten korkan kadın ve kadının kamusala dönmesinden korkan erkek için birliktelik giderek daha zor hale gelir. Erkek erkekten, kadın kadından akıl alır. Kamusal baskı, sonunda Sabiha ve Halil’in evdeki özgürlüklerini kısıtlar, onları ayırır, ailenin gücünün yenilmez olduğunu vurgular ve patriyarkaya er ya da geç teslim olunacağını söyler de söyler.

Merve Altundal Öncü

2 Aralık 2016

Emre'ye Mektup

Emre merhaba. Kitabını okumadan önce sana 'Emre Bey' diye hitap ettiğimi hatırlıyorum. Şimdiyse sana 'bey' demek ne kadar da düzen işi geliyor :)
İlk kez hayatımda ücretsiz kitap aldım. Kakule'ye girdim ve Seda bana kitap bırakmıştı dedim, sonra kitabı aldım ve bir iki saniye bekledim. Sanki bir şey vermem gerekiyordu. Ama kitabı veren kişiyle sadece birbirimize gülümsedik. İşte böyle aldım kitabı. Gelelim ne kadar etkilendiğime.
Sanırım kendimi başarısız hissetmeme neden olan bir çevrem var. 2011'de üniversiteyi bitirdiğimde öğretmenlik yapma fikri uykularımı kaçırıyordu. Yüksek lisans yaparken girdiğim işlerde bir kaç ay çalışabiliyordum. Ne zaman işe başlasam, önce gün doğmadan uyanmaya değecek mi diye, sonra yolda gidiş geliş işin harcadığım 2 saatte başka neler yapabileceğime ve sonra da nasıl çalışma ortamındaki sürekli neşeli ve hoş sohbet arkadaşlar gibi olabileceğime kafa yoruyordum. Aşırı mutsuz, eleştirel, iş arkadaşlarını kışkırtıcı ve memnuniyetsiz birine dönüşme durumu vardı. Sonuçta işten çıkıyorum çıkmasına ama herkes beni zora gelmeyen, tembel, bahane üreten birisi sanıyor. Buna çok üzülürdüm eskiden. Şimdi anlıyorum ben sadece nasıl mutsuz olduğumu bilen ama nasıl mutlu olacağımı bilmeyen birisiyim. Ve Emre sana bu noktada çok çok teşekkür etmek istiyorum. Nasıl mutlu olacağımı keşfetmeye çok yakın hissediyorum. Enerjin bana umut ve mutluluk veriyor.
Yine ilk kez bu kitapla 'Armağan Ekonomisi' ile tanışıyorum. Ve kitabın başlarken... bölümünü okuduğumdan beri aklımdan armağanlar geçiyor. Benim mesleğim öğrenci + ev hanımı (ücretsiz ev emeği) olarak geçiyor. Bu durumda sana ilk armağanım bu mektup olsun istiyorum. Sonrasında göndereceğim armağanı çok aceleye getirmek istemiyorum.
Kitabını doktora tez konumu belirlemeye çalışırken buldum. Uzun zamandır insanların neden kenti terk ettiğini, bir köye yerleştiğini, bu köyü nasıl seçtiğini, yeni yaşam alanında nasıl ilişkiler kurduğunu, yerel hakla nasıl bilgi transferi gerçekleştirdiğini ve bu kişilerin sürdürülebilir kalkınmanın anahtarı olup olmadıklarını merak ediyorum. Kitabını okuduktan sonra pek çok cevap buldum. Özellikle köyü ve köylüyü dönüştürme potansiyeliniz olduğunu ve belki de köyden kente göçün tersini gerçekleştirerek klişeleri yıktığınızı görüyorum. Dünyanın ihtiyacı olanı, kimilerine ufacık bir adım gibi gelse de, sizin anladığınızı ve bunun için ne gerekiyorsa yapabildiğinizi görüyorum. Bize seçtiğiniz hayatın ne kadar kıymetli ve yaşanmaya değer olduğunu gösterdiğiniz ve göstermeye devam edeceğiniz için teşekkür ederim.
Umarım bir gün tanışabiliriz. Bu arada daha şimdiden kitabı benden almak için sıraya girmiş 5 kişi var.
Sevgilerle Merve

Ünzile kaç koyun ediyor?

Herkese merhaba.
Bu ay 500 kere dinleyecek olduğum bir şarkıyı paylaşmak istiyorum. Size de 500 kere dinleyin demiyorum ama bir kere dinleyin ya. Şöyle ki ben bu şarkıyı geçen hafta arabada radyo dinlerken duydum. Anında tüylerim diken diken oldu. Dedim ki bu şarkıyı neden hiç duymadım, nasıl oldu da dinleyemedim. Aysel Gürel'in Ünzile ile tanışıp hikayesinden etkilenerek yazdığı bir şarkı olduğu söyleniyor. Türkiye'de kız çocuğu olmanın ne kadar ağır sorumlulukları olduğunu kimimiz tecrübe etti, kimimiz başkalarının hikayelerine şahit oldu. 1986'da bu şarkılar yazılırken, çocuk gelinler gündeme getirilirken bir de şimdiye bakıyorum. Ve popüler kültürün bizi getirdiği noktanın aslında 1986'dan da öncesi olduğunu görüyorum. Öyle ki ana dilimde yeni çıkan şarkıları dinlemediğimi gururla söyleyebiliyorum. O yüzden biz Ünzile'yi dinleyelim şimdi.


27 Kasım 2014

Çıldırış

Evet blogumu hatırlayacak kadar sıkılmış olmalıyım. Bugün ki eğitimde programım hata verince, oraya buraya bakıp noluyor ya? şimdi naptı Kadriye? nereye tıkladı? Gizem bir bakar mısın buraya nerden geldik? sen yapabildin mi? demekten illallah geldi. Gizem sağol sende çok tembel olduğundan dersten kopuş tam oldu. O değil de dışarıdan bakan Gizem'le beni delice programla ilgili not tutuyor sanıyor. Neyse öğle yemeğinde de hamsi yedik ellerimiz kokuyor pis pis. Giriş gelişme sonuç tasarlamıştım ama Gizem daha az dedikodu yapsa yazım bu kadar kopuk da olmazdı belki.

Evet Ankara'da havalar çok güzel. Arada bir kar yağıyor gibi oluyor. Beni bilen bilir en ufak şeylerden mutlu olan biriyimdir, yani kar tanesi kadar ufak şeylerden. Bir de pırlanta yüzük kadar ufacık şeylere de mutlu olurum. Eeee gizem ne var ne yok face de? Konferanstaki yeni fotoğrafımızı da hala koymadın.

Biraz etrafa bakındıktan sonra blog yazıma tekrar dönüyorum. Hah Kadriye ayağıma bastı geçerken. Neyse şuan hoca konumunda olduğundan önemli değil hocam dedim. Bu arada ben nişanlandım. Bütün dünya duysun I love my fiancé!!!!!!!! Benim dünyam bloguma giren 3-4 kişiden oluştuğundan aslında o 3-4 kişiye ilan ediyorum. Ayrıca blogumu okuyan güzel gözlerinizden öpüyor ve darısı başınıza demek istiyorum. Bak yine Gizem geldi 15 dk sonra naptık şimdi diyor?










Gizeemmmmmm waffle olsa da yesek, sende pizza istiyormuşsun bak. Bunu da sana seçtim.

21 Haziran 2014

Yağlıboya

Yine yoktum ne zamandır. Çok işler yaptım, iş bile buldum. Evet dostlar çalışıyorum. Bu arada yağlıboya kursuna gittim. Hiçbir şey öğretmeyip yaptığımız resmi delicesine eleştiren bi hocamız vardı. Eee tabi mükemmel eserler çıkaramadım ama sırasıyla çalışmalarımı da sergileyecek cesaretim var :V Resim yaparken her şeyi unutuyorum, zaman nasıl geçiyor bilmiyorum falan filan derlerdi de inanmazdım. Biraz sabır işi olduğundan bazen zorlanıyorum ama yağlıboya benim ömürlük hobim oldu diyebilirim. Yaptıklarımın hepsini hediye ettim. Evde sadece Hedwig var, o da kardeşime hediye ettiğim için. Umarım beğenirsiniz. Merve

12 Şubat 2014

Uzun zamandan sonra

Blogumu unuttum evet. Bazen yatarken aklima geliyor tabi. O kadar zaman emek vermisim blogumu birakmam, en azindan ayda bir yazarim dedim kendimce. Yine benim merakli takipcilerimin de israrlarina dayanamadim demek isterdim. Ama yok oyle takipci nerde?

Yazmadigim zamanlar da cok bos durmadim. Mesela yagli boya resim kursuna gidiyorum. Bir isik oldugunu herkese kanitladim ama saheser olusturmaya daha cok var. Hocamizin dersleri kendi kendine isledigini dusunursek, bence sinifca mukemmel bir ilerleme kaydettik. Baska bir mesela tiyatroya gittik. Simdi cool seyleri yaziyorum buraya tabi. En basta Bir Delinin Hatira Defteri'ni izledik. Oyunu ve Erdal Besikcioglu'nu anlatmaya baslasak sabaha kadar surer. O yuzden kiskandirmayalim simdi sizi. Aklimdaki Kadinlar (asiri kotu bir oyun), Para (asiri guzel bir oyun), Nereye (asiri yavas ve yarim birakilan oyun), Macbeth (guzel oyun) ve Othello (cok guzel oyun). Az degilmis ya. Cok havali oldu boyle hepsini yazinca. Zaman bulursam ayri ayri da bahsetmeyi dusunuyorum. Bir mesela daha dusunelim. Mesela Golcuk Milli Parkina gittik. Ankara'ya bu kadar yakin ve bu kadar guzel bir yer varmis onu ogrendik. Bir de bisiklete bindik orda iyi oldu.
Yine gunluge cevirmisim buralari. O zaman sevgili gunluk bir sonraki yazida gorusuruz.

Ayın şarkısı

Mazzy Star - Into Dust, So Tonight That I Might See

Şarkı ödevimi yaparken bir anda aklıma geldi. Sonra 35 kere dinledim tabi arka arkaya. Şimdilerde Medcezir dizisi severler beni anlamaz, ama The OC sevenler için belirtmem gerekir ki bu şarkı Marissa-Ryan ikilisinde kullanılmıştı. Zaten o dizide kullanılan hangi şarkıyı sevmeyiz ki?

1 Aralık 2013

Mutluluk mutlaktır, karşılaştırmaya gelmese hiç

Vadideki zambak benim için efsanedir. Öyle aşk anlayışı geçmişte kaldı diyenlere inat okudukça moral bulduğum bir kitaptır. Aşkı ele alışından çok topluma bakış açısı daha değerlidir bana göre. Toplumla sınırlandırılmış inanç ve davranışlarımız var. Çoğunluğun yaptığını yapıyor olmaktan rahatsızlık duymak zordur. Eee herkes yapıyor demez miyiz? Çoğunluğun inandığı gibi inanma eğilimindeyiz. Herkes böyle inanıyorsa vardır bir bildikleri, bir akıllı ben miyim demez miyiz? Deriz. İşte şimdi de çoğunluk aşktan ne anlıyorsa bizde öyle anlamak zorunda hissediyoruz. Sanki her şeyin nasıl olması gerektiğine dair elimizde listeler var, sırasıyla yapmadığımızda karşımızdaki bizde bir bozukluk-eksiklik olduğunu düşünsün diye. Aşk ve sevginin ayrımını yapmanın gerekli olduğunu sanırdım. Yanlışımı şimdi anlıyorum, fazla erkekçe bir düşünme tarzım varmış. Balzac, bu ayrımı yapanın erkekler olduğunu ve böyle bir ayrımın bir kadını hasta edip öldürebileceğini anlatmış. Doğrusu ikna olmadım değil.

"Bilmiyorum, hangi öç alıcı el, toplumun örttüğü renkli perdeyi birdenbire kaldırıverdi. Benim kadar sizin de bildiğiniz şu kurbanların birçokları gözlerimin önüne geldi. Benim yola çıkışımdan birkaç gün önce, can çekişir bir durumda Normandiya'ya giden Mme de Beauseant! Adını kirleten düşes de Langeis! ... korkunç ölümle ölen Leydi Brandon! Çağımız bu tür olaylar bakımından çok verimli. Belki Mme de Mortsauf'u da öldürecek olan kıskançlığa yenilip de zehir içen şu zavallı genç kadını kim tanımadı? .....
Toplum ve bilim, bu mahkemesi bulunmayan cinayetlerin suç ortaklarıdır. Kederden de, umutsuzluktan da, aşktan da, gizli düşkünlüklerinden de, durmadan dikilip kökünden sökülen, bir türlü meyve vermeyen umutlardan da kimsecikler ölmezmiş gibi gelir. Yeni terimlerde her şeyi açıklamak için hünerli sözcükler var: Gastrit, perikardit. Adları kulağa söylenen, iki yüzlü gözyaşlarıyla yola çıkarılan tabutların geçiş belgesi olan binlerce kadın hastalığı. Bu yıkımın altında bizim bilmediğimiz bir yasa mı vardır? Uysal, sevgi dolu yaratıklarla beslenen zehirli bir can mı vardır? Tanrım! ben de kaplanlar ırkından mıyım?" Balzac.

20 Temmuz 2013

Maeve Binchy

İrlandalı bir yazar olan Maeve Binchy'nin romanlarını severek okurum. Bloguma yazmaya karar verip şöyle bir hayatına göz atınca geçen yıl ölmüş olduğunu da öğrenmiş oldum. Kendisi ateist ve feminist imiş. Her nasılsa, üç kitabını okumama rağmen kendisiyle ilgili tek düşüncem tam bir aşk kadını olduğudur. Gerisiyle ilgili en ufak bir ipucu yok. Doğrusu kitaplara kendinden bir şey katmadığını bile düşünmeye başladım  şuan. Neyse özel hayatıyla kitaplarını birbiriyle ilişkilendirememiş olabiliriz ama bu romanlarının harika olmadığı anlamına gelmiyor.

                        

Yukarıda gördüğünüz kitapları okuyabildim henüz. Kapaklardan anlaşılacağı üzere yazar deniz kenarında, küçük, şirin, alabildiğine sıcak kanlı insanların yaşadığı kasabaları tercih ederek bizi can evimizden vuruyor. Eh böyle yerler aşk hikayeleri için çok müsait. Romantik komedi filmlerinde eleştirdiğim mükemmel çiftlerin mükemmel şehirlerde tanışıp mükemmel aşklar yaşamaları gerçek hayatta pek olmaz. Bu kitapların da eleştirilebilecek tek yanı bu benim için.
Yine neyse diyerek olumsuz eleştiriden olumlu eleştiriye geçiyorum. Yazarın çok iyi bir betimleme yeteneği var ki, ben sanki şuan İrlanda'da bir kasabayı, Yunanistan'da da bir adayı gidip görmüş bulunuyorum :) Yani beni koyun Aiya Anna adasına yolumu bulurum. En son okuduğum Yıldızlı ve Yağmurlu Geceler'i çok beğendim. Turistik yerlere sıradan bir turist gibi bakmamaya odaklanmış. Bir turist olarak çok fazla yerde bulunmuş olmama rağmen şu kitaptaki olaylardan bir tanesinin bile başıma gelmemiş olması, benim bildiğimiz sıradan bir turist olduğumun kanıtıdır :) Yazar kitapta demek istemiş ki,  bir senin yaptığın gibi tatil var (ot gibi), bir de böyle bir tatil var. Neyse. Kitapların dinlendirici bir yanı da vardır ki söylemeden olmaz. İçinde olay var ama ne kafanızı karıştıracak ne de sizi heyecanlandıracak. Sadece sırası gelince olayların çözülmesi için sakin sakin okunacak kitaplar. Her zaman değil ama bazen böyle romanlar iyi gider diyerek tavsiye ederim.

29 Haziran 2013

Batı Yakası Hikayesi

Yine özgür irademle kara vererek izlemediğim, ama izledikten sonra keşke daha önce izleseymişim dediğim bir filmdir West Side Story. Yeşilçam filmlerine olan ilgim herkesin malumu. Günümüzde 1960'larla  ilgili çok film yapıldı. Ama hiçbirisi o dönemde çekilenleri izlemekle kıyaslanamaz. Bu yıllara ait filmlerin konuları bana toplumsal duyarlılığın ne kadar da gelişmiş olduğunu düşündürür. İşte Batı Yakası Hikayesi  de böylesi bir toplumsal probleme odaklanmış: Amerikalı-göçmen ilişkisi.
1961 yapımı eski mi eski bu müzikal bende hayranlık uyandırmıştır diye söze girelim. Filmin gereksiz diyaloglarından yakınan, sıkıcı ya da uzun olduğunu düşünenler var. Ben filmi yeterince hareketli bulduğumdan şikayet etmeyeceğim. Porto Rikolu göçmenlerin çetesi Köpekbalıkları ve beyazların çetesi Jetler arasındaki sokak çatışması başlangıçta esprili bir havayla anlatılmış. Filmin ilk bölümünde daha çok Porto Rikoluların Amerikalılaşmaması ve girdikleri göçmen psikolojisine yer verilmiş. Ayrımcılığın had safhada olduğu ve aslında herkesin bir şekilde göçmen olduğu bir ülkede gerçek Amerikalıların kim olduğu da sorgulanmış. Şöyle ki eğer Avrupa kökenli beyaz bir göçmensen Amerikalı olarak kabul görebilirsin. Latin ya da siyahi isen hele bir de aksanlı konuşuyorsan vay haline. Irkçılıkla başlayıp Amerikanın tüketim kültürüne ve pahalılığına da eleştiri getirilmiş. Bu anlamda benim filmde en beğendiğim sahne America sahnesidir:
Göçmenlerin dertlerinden sonra beyazların da aslında kendilerince dertleri olduğunu anlatan bir bölüm var. Çoğunlukla ilgisiz aileler, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, adalet düzeni gibi şeyler :F  
Bu bölümden sonra yıldırım aşkına geçiyoruz. Şahsen benim inanmadığım bir söylenti olduğu için filmdeki aşk da beni çok etkilemedi açıkçası. Dolayısıyla filme modern Romeo-Juliet uyarlaması denilmesini dikkate almayıp, komedi-dram olarak görüyorum. Bu arada filmin efsane müziklerinden bahsetmeden olmaz. Herkesçe bilinen I Feel Pretty bu filmdendir bilin, öğrenin bunları gençler.
Değinmeden geçmek olmaz. Filmi izlerken Michael Jackson'ın Bad ya da Beat it kliplerini anımsayacaksınız. Demek ki o da çok etkilenmiş olacak ki Beat it filmin kısa versiyonu gibi. 152 dk süren filmin özetinin özetini yazdım sizlere. 10 Oscar kazanmış olduğunu da belirtip izlemenizi tavsiye ederek yazıma son veriyorum. 

25 Mayıs 2013

Angus & Julia Stone

En son bloguma ne zaman yazdığımı görünce şaşırmadım. Çünkü aylardır nasıl bir yoğunluğun içinde olduğumu ben bilirim:V O kadar zamandan sonra ne yazsam diye düşünmekten tez konuma vakit kalmadı onu da yine ben bilirim:V Deli gönül sevdasını da ben bilirim:V Neyse.

6 aydır filan dinliyorum Angus & julia Stone ikilisini. Araştırdım ki pek bilinen bir grup değilmiş. Çok popüler olmamaları benim için sevindirici, ama sevgili okurlarıma da tanıtmadan olmazdı. Şarkıları yolculuklarda iyi gidiyor benden söylemesi ;) Özellikle tavsiye edeceğim şarkılarsa şöyle:

- En iyisi en güzeli en favorisi Draw your swords -

- A book like this -

- For you -

25 Ocak 2013

Doomsday-Doctor Who

Sevgili okurlar 1 saat sonra ana vatanım olan Hollanda'ya doğru yola çıkacağım. Gitmeden size bir soundtrack önerim olacak. Bu sıralar sıkı bir Doctor Who hayranı olma yolunda ilerliyorum. Bu önerim aynı zamanda dizinin en dram yüklü sahnelerinden birine aittir. İyi dinlemeler!

6 Ocak 2013

Ayın Şarkıları Lana Del Rey'den



Övünmek gibi olmasın benim keşfettiğim şarkıların dahası şarkıyı söyleyen şarkıcının kendisi bir anda herkesin diline düşüyor. Sonra kendimi çok popüler olmuş bir şarkıyı dinlerken buluyorum. Mağazalarda, buz pateni pistinde, televizyonda, radyoda her yerde duyuyorum. Tabi ki soğutuyorlar şarkıdan el birliğiyle. Lana Del Rey'in bu şarkıları daha o kadar patlamadı. Ama eli kulağındadır yani:V  Ayın şarkısı olarak Summertime Sadness'i seçmiştim ama Ride şarkısı onun önüne geçer dedim. Sonra dedim ki burası benim blogum arkadaş istersem ayın şarkısı bir tane değil iki tane seçerim. O kadar! Neyse iyi dinlemeler:V 

31 Aralık 2012

Merlin

Geçtiğimiz günlerde favori dizim olan Merlin final yaptı. Moralim bozuldu mu? bozuldu. Hem bittiği için hemde finalini beğenmediğim için. Öncelikle genel olarak dizi hakkında konuşacak olursak, Merlin'e çocuk dizisi gibi, yok efendim her bölümde ne olacağı belli gibi yorumlarda bulunanların içindeki çocuğun öldüğünü düşünüyorum. Dizinin İngiliz dizisi olması, dolayısıyla aksanların İngiliz aksanı olması, karakterlerin aşk ve entrika içinde boğulmaması, Arthur-Merlin ilişkisi ve tüm Merlin severlerin ortak fikri olan Gwen'in güzel olmadığı, dizinin güzel bir kadına gerek duymadan da kendini izletebilmesi benim diziyi sevme nedenlerimden başlıcalarıdır.
5 sezon boyunca Arthur gerçeği öğrense de Merlin'in ve bizim başımız göğe erse diye bekledik ama boşuna. Bu aşamayı o kadar yavaştan aldılar ve sezonlara yaydılar ki, Arthur öğrendikten sonraki aşamada bir o kadar yavaş ilerleyecek diye düşünmüştüm. Gelin görün ki öngörülerim sezon finalinde nerdeyse son 15-20 dakika kadar sürdü. Şimdi soruyorum, final bölümünü aceleye getirmeye ne lüzum vardı? 5 sezondur Morgana dokuz canlı kedi gibiydi, 15 sn. içinde nasıl ölüverdi? Hayır anlamıyorum Merlin Mordred'ı neden 5. sezon boyunca öldürmedi? Merlin ejderhayı neden Arthur ölünce çağırmayı akıl etti, ejdarha yaşlandı yorulmasın diye mi? O zaman hani en çok Arthur'u düşünüyordu? Arthur yaralandığında Merlin niye zırhını çıkarmadı, adama baktıkça benim kalbim sıkıştı yani? Dizin boyunca birebir efsaneye bağlı kalınmadığını biliyoruz, madem öyle Arthur'u da final yapıcaz diye alelacele öldürmelerine gerek yoktu. Merlin'in gerçekte kim olduğunu öğrendikten sonra bitseydi de bizde Albion topraklarını birleştirecekler bilmem ne filan diye hayalini kursaydık. Diziye olan karşılıksız sevgimden ötürü final bölümünü o kadar da yerden yere vurmaya gerek yok. Son sezonda Merlin ve Arthur'un  arkadaşlığı ve  önceki sezonlardaki efekt eksikliğinin giderilmesi diziyi bambaşka hale getirmişti. O yüzden en azından bir sezon daha süreceğini beklemedim değil. Finaldeki son sahnelerle ilgili söylenebilecek şey İngilizlerin kendini beğenmiş ve muhafazakar anlayışlarının yansımasının ürünü olduğu. Yine de en sevdiğim dizidir orası ayrı.
Oyuncuların yorumlarına göre dizinin final yapmasının tam zamanıymış. Pek öyle düşünmesek de yapacak bir şey yok. Fantastik ve aksiyon dizilerini sevenler, hangi diziye başlasam derdinde olanlar için tavsiye edebilirim. Ama uyarıyorum dizide aşk yok arkadaşlar. Odaklanmanız gereken ve diziyi sevdiren şey Merlin ve Arthur'un tatlı sert ilişkisi. Ha eğer dizi sürseydi ne olurdu? Fransa'daki Pierrefonds kalesini görme bahanesiyle Merlin'in setini görmeye gidebilirdik. Son olarak belirtmeden geçmek olmaz Bradley James gibi bir insan evladını dünyaya mal ettikleri için diziye ayrıca teşekkür ederim.

26 Aralık 2012

İspanya-Sevilla

Evet arkadaşlar şimdi hepinizin sorularını duyar gibiyim - merve neden ikinci kez İspanya yazısı yazıyor acaba? diye. Tabi bu soruyu soracak bir takipçi kitlesi lazım ki o da bende yok. Dolayısıyla soru soran olmadığı gibi, bundan önceki İspanya yazımı okuyan da yok. Her neyse elimdeki takipçiyi de kaybetmeden yazıma giriyorum.



İspanya'ya gitmeden önce cahilce mi desem acemice mi desem bilmiyorum, yazmış olduğum yazımı okudum. Hiçç beğenmedim. Böyle havada kalmış gibi geldi bana. Gidip görünce anladım ki yazım İspanya için çok hafif kalmış (kendi yazım hakkımda demediğimi de bırakmam, bu kadar da öz eleştiri yapabilen insanım işte!). Şimdi efendim İspanya'nın sadece Barcelona ve Sevilla şehirlerini görmüş bulunuyorum. Gezmeyi seven her insan evladının Sevilla'yı görmesini tavsiye ederim. Sizde şimdi oooo sadece gezmeyi sevmekle gidiliyorsa gidelim, ama öyle olmuyor işte merve diyeceksiniz biliyorum. Neyse İspanya'yı neden sevdim? Öncelikle Avrupa'nın diğer ülkelerinde de bulununca anlıyorsunuz ki burası çok homojen bir bölge esasen. Homojen bölge nedir? her şeyden önce bölge kavramı nedir? Bunlar coğrafi sorular olduğundan sizi sorumlu tutmuyorum. Ama okuyanlar içinde coğrafyacı varsa lütfen yazım içerisinde sorduğum bu sorulara cevap yazsın yorum kısmına. Gelelim tekrar İspanya'yı sevme nedenlerime. Burayı birbirine benzer Avrupa şehirlerine dahil edemeyiz. Özellikle Sevilla doğası, havası, mimarisi, insanlarıyla bambaşka bir yer. İslam mimarisini ve kültürünü Avrupa'da görmek beni mutlu etmedi desem yalan olur.

Böylesi bir mirası korudukları için ayrıca tebriği hak eden bir toplum İspanyollar. Klasik olacak ama insanları Türklere benziyor. Hem tip olarak hem de davranış olarak. Ama açıkçası ben İspanyolları Türklerden daha sıcak, konuşkan ve cıvıl cıvıl buldum. Muhteşem Alcazar sarayını ve bahçelerini gezmeden dönülmeyeceğini söylemek isterim. Bahçesinde tavus kuşlarının bir nevi tavuk gibi dolaşıp elinizden ekmek yemesi ve mükemmel tüylerine yakından bakabilme şerefine erişmeniz mümkün. Ayrıca havuzlarında canlı balıklar var ki bunlara da ekmek attığınızda suda çıkan ufak çaplı savaşı izleyebilirsiniz. Dahası serçelerde elinizden ekmek yiyor. Yani benim öğle yemeğim olan ekmek buralarda tükendi. Size tavsiye bir kasa ekmekle gidin hayvansever biriyseniz. Gelelim İspanyol yemeklerine. Tapas diye bir şey var ki abartmaya gerek olmayan ama yenilse de yenilir türden bir yemek tarzı. Artık siz anlayın yani çok bayılarak yememişim işte. Son olarak muhteşem flamenko gösterisinden bahsetmek lazım. Sahilde klasik gitar çalan çocuklardan nefret etsem de flamenkonun gitaristi de solisti de dansçısı da bambaşkadır. Bir de flamenko oynayan kadına alee alleeee arriivaaa arrivaaaa yiiiiii diye bağırışlar vardır ki ben bile gaza gelip flamenko yapacaktım yani o kadar. Şimdi bu yazı çok uzun olmuş kimse okumaz kesin. Aaaa sokaklardaki mandalina ağaçlarından bahsetmeyi unutmuşum. Bir daha gidersem mandalina hasat zamanına denk getirmeyi düşünüyorum. O kadar çok ağaç var ki Türkiye'ye 10 kasa yanımda götürsem kimse hoop noluyo kardeşim mandalinalarımızı bırak demez.

15 Aralık 2012

Türkiye'nin Ruhu - Cemil Meriç

“Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan, münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.”
Blogumdaki tüm yazıları, tüm önerileri ve tüm ıvır zıvırları bir kenara bırakın. Çünkü bu önerim hepsinden daha iyi. Böyle bir belgeseli izlememiş olsaydım bunu bana birinin şiddetle tavsiye etmesini çok isterdim. Hatta hala Cemil Meriç'le tanışmamış olsaydım, başlangıç olarak bu belgeseli önermelerini de çok isterdim. O yüzden her durumda bu belgeseli izlemeniz sizin hayrınızadır :) Belgeselde özellikle Erdal Beşikçioğlu'nun anlatımıyla Cemil Meriç'ten alıntıların birleştiği bölümlerin ilginizi çekeceğine inanıyorum.
Türkiye'nin geçmişi, bugünü ve geleceğiyle ilgili daha önce hiç düşünülmemiş fikirleriyle Cemil Meriç şüphesiz en dikkate aldığım düşünürdür. Okumaya olan tutkusu onu gözlerinden etse de hiç bir zaman kitaplardan vazgeçememiştir. Başta kızı olmak üzere pek çok kişi yıllarca ona kitap okumuştur.
Cemil Meriç her ne kadar sağ kesime mal edilse de aslında o hiç kimsenin tekelinde değildir. Onun fikirlerini bir kalıba sığdırmaya çalışmak, pek çok fikrini dışarda bırakmak demektir. Batıyı görüp ülkesine dönen, bize medeniyetin orada nasıl olduğunu ve aslında nasıl davranmamız gerektiğini dayatan aydınların anlayışıyla Cemil Meriç'in anlayışı taban tabana zıttır. Meriç'in deyişiyle bu dayatmalarla geçmişimizden en kötüsü de Müslümanlığımızdan utanır olduk. Yarım tarih bilgimizle geçmişimizi ezbere konuşur olduk, kaybettiğimiz topraklara üzülür olduk. Çin imparatoru Şi Huang Ti'nin geçmişi silmek için tüm kitapları yaktırması gibi, bizde tek bir devrimle, dil devrimiyle, kitaplarımızdan ve tarihimizden koparıldık. Ve Meriç'in deyişiyle istikbale bağlanamadık. Yüzümüzü batıya döndük ama sırtımızı da doğuya döndük. Milleti gençliğe emanet edenler göremediler gençliği hangi ikilemde bıraktıklarını. İçinde bulunduğumuz karaktersizliği anlamanın yolu geçmişimizden nasıl kopartıldığımızı anlamaktan geçiyor.
Şuana kadar ki fikirlerinizden, dünyaya bakış açınızdan ve tarihi doğru anladığınızdan eminseniz, Cemil Meriç'i okuduktan sonra tekrar düşüneceksiniz.


“Genc batinin her nazına, her cilvesine katlanan, ihtiyar birer aşık olduk. Bu ülkede düşünceyi kuduz köpek gibi kovalarlar “

 ''Görmek, yaşamaktır.. Vuslattır görmek. Görmek sahip olmaktır... Mevsimler bütün işveleriyle emrindedir. Renkler bütün cilveleriyle hizmetindedir. Çiçekler onun için açılır. Şafak onun için parıldar. Gutenberg matbaayı onun için icat etmiştir. Hugo o okusun diye yazmıştır şiirlerini. Şehrin bütün kadınları onun için giyinip süslenir.. Çocukların tebessümü onun içindir." 

"Ne batıyı tanıyoruz ne doğuyu... En az tanıdığımızsa kendimiziz. Biz müslümanlığından, doğululuğundan,Türklüğünden utanan, tarihinden utanan, dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik.."

"Türkiye ruhunu kaybetti. Toprak mı, En değersiz şeyimizdir belki de, belki de en değersiz şeyimizi kaybedince, her şeyi kaybettiğimizi anladık: Ruhumuzu!"

"Ağaç köküyle yaşar insanda öyle.. Bizse maziden koptuk istikbale bağlanamadık. Türkiye bütün kütüphaneleri yakılan, bütün mazisi imha edilen, 600 yılı cerrahi bir ameliyatla içtiva i uzviyetinden koparılıp atılan bedbah bir ülke.. Oysa milletin ana vasfı devamlılık. Türk Milleti.. Hangi millet? Bu millet 10 senede bir değişen hafızasız nesiller amalgamı.."

28 Ekim 2012

Favori Barış Manço Şarkısı

Barış Manço'nun fazla bilinmeyen bir şarkısı. Nostaljik şarkıların bazıları fazlaca popüler olup artık can sıkmaya başlamışken, bu şarkıyı hiç duymayan büyük bir çoğunluk var. İyi ki de çok bilinmiyor. Şarkıya neden bayıldığımı anlatmak isterdim ama betimleme yeteneğim pek iyi değildir. Şarkıyla ilgili yorumları okuyunca herkeste aynı etkiyi yarattığını da anlamış bulunuyorum. İnsanın şarkıyı dinleyince birine aşık olası geliyor. Şarkının benim için önemi büyük olduğundan, bu şarkıyı beğenmeyecek ruhsuz biriyle ilişkimi kesebilirim o derece:V Yumuşak, duygusal, garip bir şarkı. Gitarı ayrı flütü ayrı güzel. Klibiyse basit ama aynı gariplikte. Hele ki ellerin kavuşamadığı sahne ve Barış abinin kayadan peri bacası yontması vardır ki klipte unutulmaz sahnelerdir. Üst üste dinleyeceğinize emin olduğum şarkının can alıcı sözleriyse 'yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola' kısmıdır:V

göklerden daha mavi 
denizlerden daha derin 
topraktan güzel kokan ne ola 
rüzgardan daha serin 
başaklardan daha nazlı 
ayışığından daha ılık ne ola 
ahu gibi gözleri baktıkça yürek yakan yar ola 

14 Ekim 2012

1900'lerde İngiliz Tarzı

Yeni keşfettiğimiz İngiliz dizisi Downton Abbey sayesinde ilgi alanım artık 1900'ler. Bu dönemin ilk yarısıyla ilgili filmleri çoktan izledim. Başta Düşes, Aşk ve Gurur olmak üzere. Dönemin aşklarının dizi/filmlere bu kadar konu olmasının nedeni malum. Duygularını gizlemek, aşkından ölsen de susmak filan filan. Bunlar aşkı ilginç kılan şeyler, ayrıca bu yöntem sayesinde kavuşmanın önemini anlar ve aşkınızın ömür boyu sürmesini sağlayabilirsiniz. Ha bir de duygularını en çok kim saklayabilirse ona seyirciyi kanser etme ödülü verilmeli diyorum artık. İngilizlerin aslında dünyanın en muhafazakar toplumlarından biri olduğunu hatırlatmama gerek yok. Victoria dönemi de bu açıdan çok meşhurdur. Kadın-erkek ilişkileri, her iki cinsiyetinde hayatını zorlaştırır nitelikteymiş. Kadınlar asil bir aileden geliyorsa elbette ki iyi bir koca bulabilir. Ama dünya güzeli de olsanız asil bir aileniz yoksa şansınız da yok demektir. Bu durumdaki insanlar için de metres almayı yasallaştırmışlar. Aslında bizim kültürümüzü beğenmeyen toplumların da böyle ayıpları olduğunu öğrenince şaşırıyoruz. Her neyse yargılamayı sonraya bırakıyorum. Asil koca bulmaktan bahsetmişken kolay olmadığını da söyleyebiliriz. Şöyle ki ne kadar şık ne kadar süslü olurlarsa işler o kadar yolunda gidiyormuş. Zaten kadınların toplumda evlenmek ve davetlere katılmak dışında pek bir fonksiyonu yok gibi görünüyorken, kadınlar kendilerini giyinmeye vermiş. Genel olarak bakıldığında harika bir dönem. Özenmemeniz için bir neden yok gibi. Erkeklerin kibar, inanılmaz şık, düşünceli ve aşk yaşamaya çok hevesli halleri ile kadınların zarafeti buluşunca kıskanıyoruz haliyle. ama şöyle bir düşündüm de bu kadar işe yaramaz işlerle uğraşıp hayatımı entrikaya ve iyi bir koca bulmaya adamanın sonu nedir? Bir işe yaramamak, rahat giyinememek ve aristokrasinin izin verdiği kadarını yapabilmek intihar sebebi olabilir. Ayrıca bir asil olarak doğmama ihtimaliniz de var ki, hayatınız o dönemde İngiliz asillerine hizmet eden 1 milyon küsür hizmetçiden biri olarak geçecektir. İşi uzattım da uzattım, amacım sadece kıyafetleri sergilemekti. Bu arada fotoğraflar The Metropolitan Museum of Art sitesinden alınmıştır.
















Related Posts with Thumbnails

Etiketler