10 Nisan 2026
Modernitenin Ötesinde Sevgi ve Anlam Arayışı
İçinde bulunduğumuz toplumun bu hale nasıl geldiğini sorguluyoruz sık sık. Peki o toplumun en küçük parçası olarak kendimizi ne sıklıkta sorguluyoruz? Bugün hayatımı sorgularken bana en büyük yardımı dokunan 3 kitaptan bahsedeceğim.
Bir şeylere sahip olma arzusu ve bu amaçla işime odaklanmak çoğunlukla düşünmemi engelliyor. Böyle dönemlerde düşünmek, anlamak ve sorgulamak zorunda olmadığımdan hayatın akışına kendimi bırakabiliyorum. Odağımın dışındaki her şey bir parça anlamını yitiriyor. Çünkü gerçekten sahip olmak istediğim maddi olanaklar ve yalnızca başarmakla elde edebileceğim manevi tatmin duyguları var. Ama bu amaçları hayatımdan çıkarırsam aslında ben kimim? Yaşamımın amacı nedir? Bir sabah uyandığımda işim ve ailem olmazsa yaşamama da gerek yok mudur? Elimdeki işleri bitirdikten sonra genelde bir boşluk hissi oluşur. Aynen doktora tezini teslim ettikten sonra 'Ben çalışmıyorken ne yapıyordum? Şimdi ne yapacağım?' diye düşündüğüm zaman gibi. Erich Fromm ve Viktor Frankl bu noktada yola devam edebilmem için teorik desteği sunan iki bilim insanı.
Erich Fromm (1900–1980), Almanya’nın Frankfurt kentinde doğmuş, Nazi döneminde ABD’ye göç etmiş ve yaşamının son yıllarını İsviçre’de geçirmiştir. Viktor Frankl (1905–1997) ise Avusturya’nın Viyana kentinde doğmuş, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi toplama kamplarında bulunmuş ve savaş sonrası hayatını yine Viyana’da sürdürmüştür. Günümüzde müthiş bir antisemitizm varken, Yahudi düşünürlerden hayat dersi alıyor olmam bir çelişki gibi görünebilir. Ama bu konuyu uzun zamandır düşünüyordum ve sebebinin de koşulsuz inanç olduğuna karar verdim. Her şeyden büyük bir varlığa koşulsuz şartsız inanmanın verdiği iç huzuru tanıdıkları için bir dine inanma pratiği olan sosyal bilimcilerin insanın doğasını daha iyi açıklayabildiklerine inanıyorum. Bir kuram inşa ederken cesur olmak, yeni şeyler söylemek gerekir. Bunu mevcut bilim pratikleri içinde yapabilmekse çok zor. Çünkü tıpkı bir dinin fanatiği olmak gibi bilimin de fanatikleri vardır. Bu fanatikleri okur okumaz tanırsınız. Onlar hayatın anlamını veride, yöntemde, bulguda bulmuş; resmen bilime tapıyorlar. Hatta sosyal bilimlerde teorilere ve ideolojilere tapan çok hoca var. Fromm'a göre örneğin, Marx bir idol ve Marksizm de bir ideolojidir. Halbuki Marx idol olmak için değil, bir uyanışın gerçekleşebilmesi için keskin bir ifade kullanmıştır.
İnsanın var olma sancılarını kavramsallaştıran iki bilim insanının da Yahudi olup Nazi zulmüne uğramış olması tesadüf olamaz diye düşünüyorum. Çünkü o dönemde bir Yahudi olarak hayatı sorgulamamışsanız, sanıyorum, hiçbir zaman sorgulamamışsınızdır zaten. Yazarların kitaplarını okuduğumda zihnimde tam olarak bu canlandı. Acaba gerçek anlamda zorlanmadığımız için mi asıl benliğimizi keşfedip, haklarımız konusunda talepkar olamıyoruzdur.
Sevme Sanatı (1956), modern dünyada doğru kişiyi aramamızı söyleyen öğütlerin çok ötesine gider. Buna göre sevme sanatında ustalaşıldığı takdirde doğru insanı aramaya gerek yoktur; doğru sevebilmek vardır. Bu şey değil mi: "Güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa". Sosyal bilim, teori, kavramsallaştırma vs. işine girmeden hayatı bu kadar iyi tanımlayabilen ve çağının ötesindeki insanlara şaşırmaya devam edeceğim :) Hayatımızdaki insanları oldukları gibi görmek, tanımaya istekli olmak, saygı duymak ve her koşulda iyiliklerini isteyebilmek hepimizin doğuştan yapabildiği şeyler değil. Tüm bunlar öğrenilebilen ve geliştirilebilen yetkinliklerdir aslında. Sanıyorum 1600'lü yıllarda yaşasaydık, bu konular üzerine bu kadar düşünüyor ve kendimizi geliştirmeye çalışıyor olmayacaktık. Ancak içinde bulunduğumuz postmodernizm ile tüm ilişkilerin yüzeysel, maddi ve emeksiz akıp gittiğini görüyoruz. Bilinçli olarak bu akışın dışında kalmak ise yalnızlaşmaya yol açıyor. Hem yalnız kalmamak, hem de akışkan toplumda bir dala tutunmak istiyorsak işte o dal sevgi olabilir. Sevebilmek için önce kendimizi sevmek, olgunlaşmak ve sonra bir başkasına sabır göstermek gerekiyor. O zaman postmodern evliliklerin ışık hızında bitişi hakkında da bir iki şey söyleyeyim Fromm'dan aldığım güce dayanarak. Bence insanlar sahip olmak için evleniyor: Bir eşe, arkadaşa, ailesinden kurtulup kendi evine, bir çocuğa, toplumda bir statüye.... Böyle gider bu sahip olma listesi. İşte bunları elde edince sormaya başlıyor, eee bu kadar mı? Ben bunlardan hevesimi aldım. Annelik tamam, yemek ve temizlik tamam, estetik dokunuşlar tamam. Şimdi ne yapsak? Şimdi hayatımızı renklendirecek yeni bir heves lazım. Tekrar ilgi görmek, sahip olmak değil sahip olunmak istenen kişi olmak. Bunlar maddi dünyada insanın üzerine düşünmeden hevesleriyle yaşamasına yol açıyor. Eğer köşeye sıkışmış, her şeyden sıkılmış ve anlamınızı yitirmiş gibi hissediyorsanız bunun çözümü başka bir erkeğin ya da kadının size ilgi göstermesi midir? Yöneticinizin veya hocanızın sizi onaylaması mıdır? Eğer cevap evetse, ilgi duyulacak fiziksel özelliklerinizi kaybetmeye başladığınızda, emekli olduğunuzda kendinize nasıl bir heves bulmak zorunda kalacaksınız?
Olma Sanatı (1976) kitabı ise sevgi işini çözdükten sonra dünyayla işimizin bitmediğini gösterir nitelikte. Yukarıda sorduğum soruları kendinize sorduktan sonra cevap aramaya çalışmadan, bir tane hayatım var yaşarım istediğim gibi diyerek yola devam ediyorsanız tebrikler, koyun gibi yaşama sanatını kapmışsınız. Marx ağır işlerde çalışmadığı halde işçilerin dertleriyle dertlenip neden Das Kapital'i yazdı? Çünkü onları uyaracak ve sonunda değişimin fitilini ateşleyecekti. Sonunda burjuvanın, sömürü düzeninin sonu gelmişti. Geldi mi peki, hayır. Çünkü Marx insanların çoğunun bilmek istemediğini bilmiyordu. İnsanların çoğu bilmek istemez. Sistemde ufak bir iyileştirmeyle yetinip düzenin içinde var olmaya devam etmek ister. Yani Marx'ın hayal ettiği gibi sistemin çarkı bozulamadı. Bunun yerine sistem Marx'ı çarkın içinde bir idole dönüştürüp putlaştırdı. Sorgulamak istemeyen insanların yegane tutunağı olan put ve mucize de böylece sisteme hizmet eder hale geldi. Bir marksist ile Marx hakkında tartışırken de, bir tarikat üyesiyle şeyhi hakkında tartışırken de aynı his, aynı çaresizlik hissi içinizi kaplamaz mı? Valla bilemiyorum benim kaplıyor.
Son olarak geldik İnsanın Anlam Arayışı'na. Bu kitabı okuduğum dönem Türkiye'deki herkes gibi çok çok büyük bunalımdaydım. Kahramanmaraş Depremleri yeni olmuş, üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım ve ailesi enkaz altından zar zor kurtulmuş, TV'de her gün insanların acıları ve bizim çaresiz şahitliğimiz. Gerçekten daha çaresiz nasıl hissedilebilir ki diye düşündüğüm zamanlar. İşte Viktor Frankl'ın kitabını bu dönemde okudum. Toplama kampında yanı başında pek çok insan sefalet içinde ölürken, bazılarının tüm zorluklara ve acılara rağmen devam edebildiğini görseydiniz bunu neye bağlardınız? Frankl bunu vazgeçmemeye bağlamış. Eğer vazgeçtiyseniz, artık dünyada atacak bir adıma daha ihtiyacınız yoksa, acılar sizi yıkıp geçebilir, küçük bir hastalık sizi öldürebilir. Tıpkı Vadideki Zambak'ta Henriette'nin ölümü gibi. Ama tutanacak bir dal, hayatta daha yapılacak işler ve bir anlam buluyorsanız, acılara dayanabilirsiniz. Bu noktada Frankl'ın Fromm'dan daha dindar olduğunu da belirtmek isterim. Annesini, erkek kardeşini ve karısını farklı kamplarda kaybetmiş biri olarak hayata devam edebilme gücünü üretmekte bulmuştur. Onun anlam arayışında mutluluk değil, yardım etmek ve anlamak vardı. Anlamı maddi olanaklardan ve sahip olunacak nesnelerden uzakta aramak bize yardımcı olabilir. Çünkü Fromm'a göre sahip olunan nesnelere çok anlam yüklemek, dünyada koltuk değneğiyle yürümeye benzer. Değnekler kolumuzun altından çekildiğinde ne olacak? Genç ve güzel olmaya çok anlam yüklediğimiz için yaşlanmaktan korkmak; işimizi kaybetmekten korkmak; arabamızı kaybetmekten korkmak; çocuğumuzun başarısız olmasından korkmak... Diğer taraftan sahip olduğumuzu sandığımız şeylere bağlandıkça korkularımız da artacak. O kadar korkacağız ki, korkusuz biri gördüğümüzde onu uzaylı sanacağız. Açıkçası şuan hepimizin çok korktuğunu düşünüyorum.
Eeee peki öldük bittik mi? Bu postmodern dünyada anlamlı yaşamak için bir yol yok mu? Bu noktada yazarlar çare olarak şükretmek, meditasyon/namaz/yoga gibi kendinle kalma rutinleri, koşulsuz sevgi, yardım etmek, farkındalığı artırmak, sorgulamak, içinde bulunduğun topluma uymak zorunda hissetmemek, odaklanmak, bazen bomboş kalabilmek gibi şeyleri reçete etmişler. Yani daha çok alışveriş, estetik, Avrupa ülkelerini gezmek ya da sosyalleşmek değil. Herkes dönüp içine bakacak arkadaşım kaçış yok, ben bunu anladım :)
26 Mart 2026
Hamnet
Sevgili blog, sık sık ara veriyorum, farkındayım. Ama kabul edelim, buranın rutini de böyle oldu artık. Bugün Hamnet kitabından bahsetmek istiyorum. Çünkü coğrafya literatüründen sıkılmak bunu gerektiriyor.
Hamnet filmi ödülden ödüle koşup ortalığı yıkıyorken, filmden değil de kitaptan neden bahsediyorum? Çünkü filmi izlemedim ama kitabı okudum. Filmi izlememek de bilinçli bir seçimdi. Son yıllardaki favorim Paul Mescal Shakespeare'i oynayacak ve ben bile isteye izlemeyeceğim. Aslında bir ana olarak izlemekten korkuyorum da diyebilirim. Gözlerime yeni lazer yaptırdım şimdi ağlamaktan kan çanağına dönmelerini istemedim. İroni değildir. Diğer taraftan filmi sıkıcı bulan yorumları da takip ediyorum, belki de gerçekten beklentiyi karşılamayan bir filmdir. Yine de en iyi aktris ödülünü de alabilmiş.
Her neyse, o yüzden dedim ki daha az ağlama garantisiyle kitabını okuyayım. Hamnet kitabı 2020 Women's Prize for Fiction ödüllü Maggie O'farrell imzalı bir kurgu-roman. Konu çok çok ağır, yoğun bir dram içeriyor. Shakespeare'in gerçekten de ölen oğlu Hamnet'in olası ölüm nedeni üzerinden bir kurgu.
William Shakespeare (1564-1616), İngiliz edebiyatının ve dünya tiyatrosunun en büyük şair, oyun yazarı ve oyuncusu olarak kabul edilir. Shakespeare'in eserlerini Hasan Ali Yücel'in çeviri klasiklerinden okumuştum. En popüler olanlarından Hamlet ve Macbet'i ben de çok beğensem de, asıl favorilerim Bir Yaz Gecesi Rüyası ve Yanlışlıklar Komedyası'dır. Öylesi bir dönemde yaşamıştır ki bir tarafta veba salgını toplumda karamsarlık ve sefalet yaratırken, diğer tarafta Doğu Roma İmparatorluğu'nun yıkılmasıyla yeniden Antik Yunan ve Roma eserleri keşfedilip çeviriliyor ve hümanizm akımı doğuyordu. Aaaa bir dk sanki günümüze benzer şeyler yaşanıyormuş :P Yine bu dönemlerde coğrafi keşifler almış başını gitmiş, Avrupa'da bir zenginleşme, efendime söyleyim sanata ve eğlenceye zaman ayırabilme lüksü de doğmuş. İşte böyle bir dönemde Shakespeare var olma mücadelesi içinde aynı biz akademisyenler gibi hem yazmış, hem çizmiş, hem oynamış hem de yönetmiş. Zamanın ruhu neyi gerektiriyorsa fazlasıyla yapmış. Neredeyse koca Shakespeare'e acıyacakken, 2020 yılından Maggie O'Farrell adlı bir yazar çıkıp hakkında bir aile draması yazıveriyor. Shakespeare'in haberi yok ama kendisinden sonra feminizm akımı diye bir şey çıktı, erkekleri paralayıp sağa sola atıyor. Evet, sıra sana da geldi Shakespeare. Sen kim oluyorsun da dünya edebiyatına en büyük eserleri miras bırakmak için 3 çocuğunla karını babanın evinde bırakıp Londra'ya göçüyorsun. Sen kimsin ya? (RTE tonuyla). Ay yine güzel başlayıp saçmalamaya başladım.
Kitabı eleştirmek istiyordum Shakespaere'i değil. Maggie O'Farrell sana da bir çift sözüm var. 1500'lü yılları, Shakespeare gibi bir edebi putun aile hayatını yazıyorsun. Sorarım sana bu nasıl basit bir edebi dil. Yani kısa kısa cümleler, derinliksiz diyaloglar. Çocuk kitabından hallice paragraflar. Hayır olmaz. Bana kalırsa büyük cesaret. Bunu yapmayı düşünüyorsan zamanın ruhunu verebilmeli, gerekirse o dönemin dilinde konuşabilmelisin. Bak Amin Maalouf'a, seni alıp götürüveriyor taaa Semerkant'a 1000'li yıllara. Ama ben 2026'da oturmuş, 1500'lü yılların köy hayatına bakıyorum. Aynı bizim köy. Of neyse iyice seviyem düştü...
Her şeye rağmen, hem de her şeye kitapta ağladım. Bir erkek çocuğu annesi olarak Hamnet ve annesinin kitaptaki o kısacık süren hastalıkla mücadele geceleriyle fazlaca empati kurabildim. Her kayıp zordur, ama bir çocuk kaybetmek ne kadar zordur tahayyül edemem. Bu nedenle kitabın en azından olayın düğüm noktasını başarılı aktarabildiğini düşünüyorum. Her yaz tatilinde şezlonglarda gördüğüm kırış kırış olmuş, rengarenk kapaklı, dallı güllü kapitalizm kurbanı metalaşmış kitap kapaklarına sahip kitapları okumam. Ama bu sefer okudum işte. Bir miktar ön yargılarımda doğruluk payı varmış dedim ve yine de bitirdim. Okursanız sizlere de iyi okumalar dilerim. Yalnız plajda okumayın, çok empat biriyseniz bir iki sayfasında gözyaşları süzülebilir.
9 Ekim 2025
Arcane
Sevgili blog, dağlık alanlarda yerinde yaşlanmanın zorluklarından bahsedecek değilim. Tabi ki Arcane animasyon dizisinden bahsedeceğim şurada 5 dk. İki sezonluk animasyonu bitirmeme 2 bölüm kalmışken yazmak istedim. Çünkü bayılarak izlenen dizilerin finali bazen çok hayal kırıklığı yaratıyor, bazen de çok duygusal ve etkileyici oluyor. İkinci seçenek olduğunda insan sadece sonu düşünmekten kendini alamıyor. O yüzden sonu gelmeden diziyi çok çok çok sevdiğimi belirtmem lazım.
League of Legends oyunundan uyarlama animasyon dizisinin çok nitelikli olduğu, hatta gelmiş geçmiş en iyi animasyon dizisi olduğu konusunda hemen hemen izleyen herkes hemfikir. Peki neden? Fantastik dizi ve filmlerde son dönemde özellikle karakter gelişimi çok zayıf. Bence bu animasyonun çok sevilmesinin ilk nedeni bu tadında verilen karakter gelişimi. Game of Thrones son sezonda Khaleesi’nin karanlık tarafa geçişini ne kadar verememişse, Arcane Jinx’in bu geçişini o kadar iyi verebilmiş. İşte öyle kıyaslayabiliriz. İlk sezon bağ kurmanın zor olduğu Jinx yerine favori karakterim Silco olmuştu. Ama 2. sezonda Jinx olgunlaşıyor ve daha gri bir karakter olarak devam ediyor. Ayrıca evrendeki tüm gruplara ucundan dahil olup çıkan amigdaladan yaşayan Vi da fena değil. Malum kardeşlerden sonra en iyi yansıtılan diğer karakterler: Vander Warwick ve Ekko. Düzenin askeri kindar Caitlyn ise olmaz olsun diyerek aşırı sübjektif karakter değerlendirmemi tamamlıyorum.
22 Temmuz 2025
Ninatta Pottery
Sevgili blog, bugün henüz lansmanı yapılmamış, sıfır iddia ile yola çıkan
mütevazi seramik markamı ilan etme günü. Mini markamla emektar blogumun adaş olması yaratıcılıktaki sınırlarımı gösteriyor adeta. Neredeyse 2 yıldır devam ettiğim
seramik kursu sonunda beni de zehirledi. Kursta tanıştığım arkadaşlarımın bazıları
kendi markasını kurmak, atölye açmak, maaşlı işlerinden istifa etmek veya ek iş
olarak devam etmek gibi cesurca şeyler yaptılar. Cesur olmayan amatör birisi olarak, düşe kalka geldiğim DTCF'yi
bırakmak gibi bir niyetim yok. Ama sadece akademik işimle tanımlanmayı sevmiyorum.
Yanına başka bir anahtar kelime daha eklemek fena olmaz diyerek tatlı tatlı başladığım torna derslerinde saksılar,
kupalar, tabaklar yaptım. Sonra daha özgün şeyler çıkarabilir miyim diye
düşünerek elle şekillendirmeye devam ettim. Ama en nihayetinde torna aşktır
demişlerdi. Ben de torna aşkıma geri döndüm :) Şimdi Ninatta Pottery mührümü
tornada yaptığım yemek takımına mühürlerken gururdan şekilden şekile giriyorum.
Not: Yaptıklarımdan bazılarını derli toplu paylaşmak istiyorum.
Paylaştığım ürünler satılık değildir, dünyada hepsinden yalnızca birer adet
vardır, o da bendedir :P Belirli bir tarz tutturmadan canımın istediğini
yapıyorum. Hepsi de handmade (kusurlu şeyler yani). Özel günler için sipariş
alıp size hediye etmek beni çok mutlu eder. Bir gün stoklar tükendi takipte kalın falan filan diyecek kıvama gelen birisi olabilmem dileğiyle.
30 Ağustos 2024
Fleabag
Biri pat diye 'en sevdiğin dizi?' diye sorsa cevabım 'Fleabag' olurdu. Aslına bakılırsa dram, biyografi ve fantastik türlerde daha çok favori dizi ve film sayabilirim. Ama Fleabag favorim çünkü kara komediler nadiren gerekten komiktir. Diğer taraftan bu dizide de dram had safhada. Aşk desen 'best couple of the year' bu çifte gider:
Diziyi izleyeli epey oldu. Ama biraz şekilsel de olsa değerlendirmek istiyorum. Güzel ve yakışıklı olmayan, ama karizmatik başroller her zaman iyidir. Onları izlemeye devam edeceğimiz başka şeyler de vadederler. Bu anlamda tüm kadro çok eğlenceli ve karakteristik özellikleri ile unutulmazdı. Dizi olmadan önce tek kişilik bir tiyatro oyunu olarak ortaya çıkan Fleabag, başrol oyuncusu Phoebe Waller-Bridge'in kendi eseri. O yüzden pek çok kişi Phobe'nin aslında kendini oynadığını iddia ederken; kadıncağız bunun bir karakter olduğuna kimseyi inandıramadı. Çünkü kimse Fleabag ve The Priest aşkının kurgu olduğuna inanmak istemiyor jsdjalkjfj.
Kimi değerlendirmelerde dizinin komedi, kimilerinde aşk hikayesi, kimilerindeyse aile dramı olarak nitelendirildiğini okuyabilirsiniz. Ben son sahnede hıçkırarak ağladığımdan aklımda hep dramatik bir dizi olarak kaldı. Bir yanım Fleabag'i çok aykırı ve rahatsız edici bulurken, diğer yanım tam olarak onun gibi yıkıcı olabileceğini düşünmeksizin özgürce aklından geçeni söylemesini özenerek izledi. Kız kardeşlik takımında yer aldığımdan en çok eğlendiğim sahneler kardeş ilişkilerinde oldu. Beyaz atlı prensimiz The Priest ise bol bol düşündürdü. Bu karakterin ilişkiler, din, yaratıcı, toplum ve kendisi hakkındaki beyin fırtınaları, din adamlarının da senin benim gibi baya baya 'şimdi noluyor ya burada?' dercesine kafa karışıklıkları yaşayabildiğini gösterdi. Bir başka yazımda yere göğe sığdıramayacağım Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portesi kitabındaki Henry karakteri de beni böyle düşüncelere sevk etmiştir. Sorulması zor soruları kendine soran, bir cevap bulamayan ve bir cevabın olmayabileceği belirsizliğini kabul edebilen aykırı karakterler.
Ne diziyi anlatıyorum, ne bir spoiler var, ne de bir enteresan trivia. En iyisi kapatmadan önce best break-up sahnemize yer verelim. Olmaz aşka amin demeyen rahibimiz:
7 Ağustos 2024
Ölü Canlar Da Ne Demek?
Bitmeyen yazdan selamlar. Bu ara 5 yaşla fazlaca empati yapmaktan kendimi unuttuğum bir dönemdeyim. Yine de arada okuyamasam da dinleme fırsatı bulduğum güzeller güzeli bir kitabı tanıtmak istiyorum. Ölü Canlar.
Evet, kitabı okumaya devam ettiğimi belirtmek isterim. Amacım burada özetleme yapmak değil, büyük bir yanlış anlaşılmayı gidermek. Bazı kitaplar vardır ki kapağıyla, bazen kitaptan alıntılanan cümlelerle okumasanız da okumuşsunuz hissi verir. Hatta daha da fazlası kitapla ilgili kesin bir yargınız oluşur. Örneğin okumadığım Gorki'nin Ana'sı benim için karanlık, fakirlik, keder, açlık vs.vs. Yine Ölü Canlar da gerek ismi gerekse kapağıyla benim için karanlık bir Rus edebiyatı örneğiydi. Gel gelelim kitabı okumaya başlayınca anladım ki Gogol mizaha bulaşmadan yapamıyor. Bayıldığım Rus klasiklerinde olmayan ve bu kitapta olan şey kesinlikle muzip toplum eleştiri olabilir. Erkekler, kadınlar, karı koca ilişkileri, zenginlik, statü ve sahtecilik üzerine öyle tespitler var ki insanların ve toplumların yıllar içinde çok az değiştiğine inanıyorsunuz. Kitabın bir noktasında yazar da dayanamayıp bu konuda kendini eleştirmiş hatta. Öyle gerçekçi bir dedikoducu kadın profilinden bahsediyor ki Rus İmparatorluğu'nun bir yerinde bir kadın çıkıp 'bu adam beni tarif etmiş, peşime adam takıp izlemiş ve hakkımda kitap yazmış diyebilir' demiş. Nitekim Gogol yaşarken başına böyle bir olay geldiğine kitapta satır arasında yer vermiş.29 Nisan 2024
18 Mart 2024
Light Novel
Genelde Asya'da amatörler tarafından yazılan, kimi zaman resimli versiyonlarının da eşlik ettiği, okuması kolay, karakter çeşitliliği nispeten az ve çoğunluklu dram/aşk konulu online kitaplara light novel diyebiliriz sanırım.
Güzel bir sözlük tanımı uydurduktan sonra bu kitaplara nasıl bulaştığımla başlayabilirim. Yine akademik literatürden inanılmaz bunaldığım ve farklı şeyler okumak istediğim bir dönemimdeydim. Bu sırada yanımda kitap taşımak da istemiyorum tabii. Her an aklıma gelen her yerde okuyabilmeliyim. Diğer taraftan da kafamı çok yormamalı, zaten yoruluyoruz. İşte tüm kriterlerimi karşılayan Under The Oak Tree (UTOT) ile karşılaştım. Okurken Türk dizisi izlercesine sizi kanser edecek suskunluklar, söylenecek haberin bir türlü söylenememesi, aşıkların bir türlü buluşamaması filan derken sinir olarak okuyup bitirdim. Epey de uzun bir kitaptı. Ancak yine aynen Türk dizisi gibi olayları bir yerden bir yere getirmek için deveye hendek atlatan roman, bir anda düğün sahnesiyle final yaparcasına bitti. Bu sebeplerden eleştiri alsa da light novelcilerin en favorilerinden birisi bu kitaptır. Benim de ilk okuduğum novel olduğundan ve tabii Riftan Calypse gibi bir efsane karakter barındırmasından, okuyuculara önerim olabilir.
8 Kasım 2023
Live Palestine!
3 Ağustos 2023
I feel so different
Herkes onu Nothing Compares 2 U ile bilir. Ama ben en çok Feel So Different fanıyım. Bu haftanın benim için inanılmaz zorlu, stresli ve bir o kadar tatmin edici olduğunu söylemeliyim. O yüzden bu haftanın anlam ve önemine çok yakışacak olan bu şarkıyı paylaşmak istiyorum. Gerçekten de I feel so different abi!!
26 Temmuz 2023
15 Haziran 2023
Assassin's Creed İle Tarih Dersi
Merhaba blog. Bugün film, müzik ve edebiyattan bir parça uzaklaşarak en en en sevdiğim oyunla ilgili bir yazı yazmak istedim. Ortaokuldayken ataride oynadığım Mario, Duck Hunt, Contra, Bomberman ve Street Fighter falan filan çok zamanımı almıştır. Sonrasında 2000'lerde bilgisayarımız olunca Counter-Strike da oynardım. Ama hiç bir oyun Assassin kadar zamanımı almamıştır. 2015 yılında bir arkadaşımın Playstation'ında görüp oynamaya başlamıştım Assassin's Creed'i. O zamanlar Londra'daki çetelerle savaşan Jacob Frye epey karizmatik bir oyun karakteriydi. Sonrasında Origins, Odyssey ve Valhalla ile devam eden seri giderek daha nitelikli hale geldi. Oyunda kaç saat geçirdiğimi buraya yazmak istemiyorum, ama bir doktora tezi daha yazılırdı o kesin.

12 Nisan 2023
İçimizdeki Heidi
Gezdik, gördük, öğrendik, sosyalleştik, bir sürü de fotoğraf paylaştık tabii. Herkes 2,5 yaşındaki çocukla ne güzel geziyorsun falan diyor. Ama arka planda her şey o kadar da kolay olmadı. Neredeyse yolculuk gününe kadar içimden sürekli ne halt ettiğimi kendime sorup durdum. Başta hoca değişikliği aksiliğinden, kalacak yer ayarlarken dolandırılmama kadar bir sürü şey oldu. Çağan da bir taraftan babasından ayrı kalacaktı. Bu düşüncelerle gittiğimiz İsviçre'de hayatın en mükemmeliyle tanışınca endişelerimiz bir anda yok oldu. Dünyanın en refah ülkesine daha adım atar atmaz Türkiye'ye has endişeli ve karamsar ruh halimizi de geride bıraktık.
Şu sıralar Türkiye'den kaçıp gitme isteklerimiz zirve yapmışken, ben de gittiğim ülkelerden en çok İsviçre'yi özlüyorum. Çocuk yetiştirmek için cennet gibi bir yer olan İsviçre'de çok az çocuk olmasına karşın trenlerden, marketlere her yer çocuk dostu. Orada harika günler geçirdikten sonra Çağan'ı geri Türkiye'ye getirip burada büyütecek olmam beni epey üzmüştü. Sıradan bir gün kentteki evinizden 10 dk bile yürüseniz kesintisiz büyük kent ormanlarından oluşan parklara erişebiliyorsunuz. Bu ormanlarda asfalt, beton, büfe vb. yapılaşmalar yok. Toprak yolda saatlerce yürüyüş ve koşu yapabilmek mümkün. Zaman zaman içinde ördeklerin de yüzdüğü küçük göller ile de karşılaşılabiliyor. Beni İsviçre'de en çok etkileyen lüks işte bu olmuştu. Evden çıkıp yürüyerek oğlumla doğaya bu kadar çabuk ulaşabilmek. Hem kentte yaşamak, hem de kıra özlem duymadan ulaşabilmek.
Ülkeyle ilgili beni etkileyen ikinci konu ise toplu taşımanın utanmasalar Zermatt'a kadar ulaşacak olması. Aklınıza gelebilecek tüm yerleşmelere tren ile ulaşmak mümkün denebilir. SwissPass ile İsviçre'deki ikinci evimiz trenler oldu. İtalya'daki gibi belli bir saatten sonra tekinsiz tiplerin bindiği trenlerle karıştırmamak gerek. Güvenli, temiz ve dünyanın en dakik toplu taşıma sistemi yine İsviçre'de. Şuana kadar ülkeyi kıskanmaktan ortadan ikiye çatlamadıysanız durun, devamı da var.
Son olarak bitirmek istemesem de ülkedeki ikinci el sirkülasyonundan bahsetmek istiyorum. Bizdeki gibi ay kullanılmış şey mi alacaksın, ne gerek var, paran var yenisini alsana, cimri misin? ya da ben sana alırım vb. kompleksli tepkileri bir tarafa bırakan İsviçreliler ikinci elden eşya, kıyafet, oyuncak, kitap vb. alabiliyor. Biz de sık sık Brückenhaus denen ikinci elcileri ziyaret edip oraya özgü harika şeyler alabildik. Çok özledim, aşırı özledim. Ağlama duvarımda bugün İsviçre'ye ağıt vardı.
Etiketler
- filmler (34)
- Gezi (4)
- Kitaplar (9)
- Kültür Sanat (4)
- Müzik (10)
- Özel Günler (3)
- TV (4)
Twitter
Facebook
Flickr
RSS
.jpeg)




.jpeg)













