29 Haziran 2013

Batı Yakası Hikayesi

Yine özgür irademle kara vererek izlemediğim, ama izledikten sonra keşke daha önce izleseymişim dediğim bir filmdir West Side Story. Yeşilçam filmlerine olan ilgim herkesin malumu. Günümüzde 1960'larla  ilgili çok film yapıldı. Ama hiçbirisi o dönemde çekilenleri izlemekle kıyaslanamaz. Bu yıllara ait filmlerin konuları bana toplumsal duyarlılığın ne kadar da gelişmiş olduğunu düşündürür. İşte Batı Yakası Hikayesi  de böylesi bir toplumsal probleme odaklanmış: Amerikalı-göçmen ilişkisi.
1961 yapımı eski mi eski bu müzikal bende hayranlık uyandırmıştır diye söze girelim. Filmin gereksiz diyaloglarından yakınan, sıkıcı ya da uzun olduğunu düşünenler var. Ben filmi yeterince hareketli bulduğumdan şikayet etmeyeceğim. Porto Rikolu göçmenlerin çetesi Köpekbalıkları ve beyazların çetesi Jetler arasındaki sokak çatışması başlangıçta esprili bir havayla anlatılmış. Filmin ilk bölümünde daha çok Porto Rikoluların Amerikalılaşmaması ve girdikleri göçmen psikolojisine yer verilmiş. Ayrımcılığın had safhada olduğu ve aslında herkesin bir şekilde göçmen olduğu bir ülkede gerçek Amerikalıların kim olduğu da sorgulanmış. Şöyle ki eğer Avrupa kökenli beyaz bir göçmensen Amerikalı olarak kabul görebilirsin. Latin ya da siyahi isen hele bir de aksanlı konuşuyorsan vay haline. Irkçılıkla başlayıp Amerikanın tüketim kültürüne ve pahalılığına da eleştiri getirilmiş. Bu anlamda benim filmde en beğendiğim sahne America sahnesidir:
Göçmenlerin dertlerinden sonra beyazların da aslında kendilerince dertleri olduğunu anlatan bir bölüm var. Çoğunlukla ilgisiz aileler, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, adalet düzeni gibi şeyler :F  
Bu bölümden sonra yıldırım aşkına geçiyoruz. Şahsen benim inanmadığım bir söylenti olduğu için filmdeki aşk da beni çok etkilemedi açıkçası. Dolayısıyla filme modern Romeo-Juliet uyarlaması denilmesini dikkate almayıp, komedi-dram olarak görüyorum. Bu arada filmin efsane müziklerinden bahsetmeden olmaz. Herkesçe bilinen I Feel Pretty bu filmdendir bilin, öğrenin bunları gençler.
Değinmeden geçmek olmaz. Filmi izlerken Michael Jackson'ın Bad ya da Beat it kliplerini anımsayacaksınız. Demek ki o da çok etkilenmiş olacak ki Beat it filmin kısa versiyonu gibi. 152 dk süren filmin özetinin özetini yazdım sizlere. 10 Oscar kazanmış olduğunu da belirtip izlemenizi tavsiye ederek yazıma son veriyorum. 

25 Mayıs 2013

Angus & Julia Stone

En son bloguma ne zaman yazdığımı görünce şaşırmadım. Çünkü aylardır nasıl bir yoğunluğun içinde olduğumu ben bilirim:V O kadar zamandan sonra ne yazsam diye düşünmekten tez konuma vakit kalmadı onu da yine ben bilirim:V Deli gönül sevdasını da ben bilirim:V Neyse.

6 aydır filan dinliyorum Angus & julia Stone ikilisini. Araştırdım ki pek bilinen bir grup değilmiş. Çok popüler olmamaları benim için sevindirici, ama sevgili okurlarıma da tanıtmadan olmazdı. Şarkıları yolculuklarda iyi gidiyor benden söylemesi ;) Özellikle tavsiye edeceğim şarkılarsa şöyle:

- En iyisi en güzeli en favorisi Draw your swords -

- A book like this -

- For you -

5 Mart 2013

 Birlikte çok yer gezdik, neredeyse tüm Türkiye'yi gezdik. Söylememiz gerekenleri söyleyemeden kaybettik seni Alişan. Sadece çok değerli olduğunu ve güzel zamanlar geçirdiğimizi söylemek isterdim. İlk kez bir arkadaşımı kaybediyorum. Nasıl hissetmem gerek bilmiyorum ama vedalaşamadığımız için seni bir şekilde anmak istiyorum. Birlikte gezmek, aynı sınıfta olmak, orta bahçede ısmarladığın çayı içmek, aynı işlerin peşinde koşuşturmak çok güzeldi. Eksikliğin hissedilecek. Hakkını helal edersin inşallah. Hepimiz için, başta ailen için Allah'tan sabır dilerim.

25 Ocak 2013

Doomsday-Doctor Who

Sevgili okurlar 1 saat sonra ana vatanım olan Hollanda'ya doğru yola çıkacağım. Gitmeden size bir soundtrack önerim olacak. Bu sıralar sıkı bir Doctor Who hayranı olma yolunda ilerliyorum. Bu önerim aynı zamanda dizinin en dram yüklü sahnelerinden birine aittir. İyi dinlemeler!

6 Ocak 2013

Ayın Şarkıları Lana Del Rey'den



Övünmek gibi olmasın benim keşfettiğim şarkıların dahası şarkıyı söyleyen şarkıcının kendisi bir anda herkesin diline düşüyor. Sonra kendimi çok popüler olmuş bir şarkıyı dinlerken buluyorum. Mağazalarda, buz pateni pistinde, televizyonda, radyoda her yerde duyuyorum. Tabi ki soğutuyorlar şarkıdan el birliğiyle. Lana Del Rey'in bu şarkıları daha o kadar patlamadı. Ama eli kulağındadır yani:V  Ayın şarkısı olarak Summertime Sadness'i seçmiştim ama Ride şarkısı onun önüne geçer dedim. Sonra dedim ki burası benim blogum arkadaş istersem ayın şarkısı bir tane değil iki tane seçerim. O kadar! Neyse iyi dinlemeler:V 

31 Aralık 2012

Merlin

Geçtiğimiz günlerde favori dizim olan Merlin final yaptı. Moralim bozuldu mu? bozuldu. Hem bittiği için hemde finalini beğenmediğim için. Öncelikle genel olarak dizi hakkında konuşacak olursak, Merlin'e çocuk dizisi gibi, yok efendim her bölümde ne olacağı belli gibi yorumlarda bulunanların içindeki çocuğun öldüğünü düşünüyorum. Dizinin İngiliz dizisi olması, dolayısıyla aksanların İngiliz aksanı olması, karakterlerin aşk ve entrika içinde boğulmaması, Arthur-Merlin ilişkisi ve tüm Merlin severlerin ortak fikri olan Gwen'in güzel olmadığı, dizinin güzel bir kadına gerek duymadan da kendini izletebilmesi benim diziyi sevme nedenlerimden başlıcalarıdır.
5 sezon boyunca Arthur gerçeği öğrense de Merlin'in ve bizim başımız göğe erse diye bekledik ama boşuna. Bu aşamayı o kadar yavaştan aldılar ve sezonlara yaydılar ki, Arthur öğrendikten sonraki aşamada bir o kadar yavaş ilerleyecek diye düşünmüştüm. Gelin görün ki öngörülerim sezon finalinde nerdeyse son 15-20 dakika kadar sürdü. Şimdi soruyorum, final bölümünü aceleye getirmeye ne lüzum vardı? 5 sezondur Morgana dokuz canlı kedi gibiydi, 15 sn. içinde nasıl ölüverdi? Hayır anlamıyorum Merlin Mordred'ı neden 5. sezon boyunca öldürmedi? Merlin ejderhayı neden Arthur ölünce çağırmayı akıl etti, ejdarha yaşlandı yorulmasın diye mi? O zaman hani en çok Arthur'u düşünüyordu? Arthur yaralandığında Merlin niye zırhını çıkarmadı, adama baktıkça benim kalbim sıkıştı yani? Dizin boyunca birebir efsaneye bağlı kalınmadığını biliyoruz, madem öyle Arthur'u da final yapıcaz diye alelacele öldürmelerine gerek yoktu. Merlin'in gerçekte kim olduğunu öğrendikten sonra bitseydi de bizde Albion topraklarını birleştirecekler bilmem ne filan diye hayalini kursaydık. Diziye olan karşılıksız sevgimden ötürü final bölümünü o kadar da yerden yere vurmaya gerek yok. Son sezonda Merlin ve Arthur'un  arkadaşlığı ve  önceki sezonlardaki efekt eksikliğinin giderilmesi diziyi bambaşka hale getirmişti. O yüzden en azından bir sezon daha süreceğini beklemedim değil. Finaldeki son sahnelerle ilgili söylenebilecek şey İngilizlerin kendini beğenmiş ve muhafazakar anlayışlarının yansımasının ürünü olduğu. Yine de en sevdiğim dizidir orası ayrı.
Oyuncuların yorumlarına göre dizinin final yapmasının tam zamanıymış. Pek öyle düşünmesek de yapacak bir şey yok. Fantastik ve aksiyon dizilerini sevenler, hangi diziye başlasam derdinde olanlar için tavsiye edebilirim. Ama uyarıyorum dizide aşk yok arkadaşlar. Odaklanmanız gereken ve diziyi sevdiren şey Merlin ve Arthur'un tatlı sert ilişkisi. Ha eğer dizi sürseydi ne olurdu? Fransa'daki Pierrefonds kalesini görme bahanesiyle Merlin'in setini görmeye gidebilirdik. Son olarak belirtmeden geçmek olmaz Bradley James gibi bir insan evladını dünyaya mal ettikleri için diziye ayrıca teşekkür ederim.

26 Aralık 2012

İspanya-Sevilla

Evet arkadaşlar şimdi hepinizin sorularını duyar gibiyim - merve neden ikinci kez İspanya yazısı yazıyor acaba? diye. Tabi bu soruyu soracak bir takipçi kitlesi lazım ki o da bende yok. Dolayısıyla soru soran olmadığı gibi, bundan önceki İspanya yazımı okuyan da yok. Her neyse elimdeki takipçiyi de kaybetmeden yazıma giriyorum.



İspanya'ya gitmeden önce cahilce mi desem acemice mi desem bilmiyorum, yazmış olduğum yazımı okudum. Hiçç beğenmedim. Böyle havada kalmış gibi geldi bana. Gidip görünce anladım ki yazım İspanya için çok hafif kalmış (kendi yazım hakkımda demediğimi de bırakmam, bu kadar da öz eleştiri yapabilen insanım işte!). Şimdi efendim İspanya'nın sadece Barcelona ve Sevilla şehirlerini görmüş bulunuyorum. Gezmeyi seven her insan evladının Sevilla'yı görmesini tavsiye ederim. Sizde şimdi oooo sadece gezmeyi sevmekle gidiliyorsa gidelim, ama öyle olmuyor işte merve diyeceksiniz biliyorum. Neyse İspanya'yı neden sevdim? Öncelikle Avrupa'nın diğer ülkelerinde de bulununca anlıyorsunuz ki burası çok homojen bir bölge esasen. Homojen bölge nedir? her şeyden önce bölge kavramı nedir? Bunlar coğrafi sorular olduğundan sizi sorumlu tutmuyorum. Ama okuyanlar içinde coğrafyacı varsa lütfen yazım içerisinde sorduğum bu sorulara cevap yazsın yorum kısmına. Gelelim tekrar İspanya'yı sevme nedenlerime. Burayı birbirine benzer Avrupa şehirlerine dahil edemeyiz. Özellikle Sevilla doğası, havası, mimarisi, insanlarıyla bambaşka bir yer. İslam mimarisini ve kültürünü Avrupa'da görmek beni mutlu etmedi desem yalan olur.

Böylesi bir mirası korudukları için ayrıca tebriği hak eden bir toplum İspanyollar. Klasik olacak ama insanları Türklere benziyor. Hem tip olarak hem de davranış olarak. Ama açıkçası ben İspanyolları Türklerden daha sıcak, konuşkan ve cıvıl cıvıl buldum. Muhteşem Alcazar sarayını ve bahçelerini gezmeden dönülmeyeceğini söylemek isterim. Bahçesinde tavus kuşlarının bir nevi tavuk gibi dolaşıp elinizden ekmek yemesi ve mükemmel tüylerine yakından bakabilme şerefine erişmeniz mümkün. Ayrıca havuzlarında canlı balıklar var ki bunlara da ekmek attığınızda suda çıkan ufak çaplı savaşı izleyebilirsiniz. Dahası serçelerde elinizden ekmek yiyor. Yani benim öğle yemeğim olan ekmek buralarda tükendi. Size tavsiye bir kasa ekmekle gidin hayvansever biriyseniz. Gelelim İspanyol yemeklerine. Tapas diye bir şey var ki abartmaya gerek olmayan ama yenilse de yenilir türden bir yemek tarzı. Artık siz anlayın yani çok bayılarak yememişim işte. Son olarak muhteşem flamenko gösterisinden bahsetmek lazım. Sahilde klasik gitar çalan çocuklardan nefret etsem de flamenkonun gitaristi de solisti de dansçısı da bambaşkadır. Bir de flamenko oynayan kadına alee alleeee arriivaaa arrivaaaa yiiiiii diye bağırışlar vardır ki ben bile gaza gelip flamenko yapacaktım yani o kadar. Şimdi bu yazı çok uzun olmuş kimse okumaz kesin. Aaaa sokaklardaki mandalina ağaçlarından bahsetmeyi unutmuşum. Bir daha gidersem mandalina hasat zamanına denk getirmeyi düşünüyorum. O kadar çok ağaç var ki Türkiye'ye 10 kasa yanımda götürsem kimse hoop noluyo kardeşim mandalinalarımızı bırak demez.

28 Ekim 2012

Favori Barış Manço Şarkısı

Barış Manço'nun fazla bilinmeyen bir şarkısı. Nostaljik şarkıların bazıları fazlaca popüler olup artık can sıkmaya başlamışken, bu şarkıyı hiç duymayan büyük bir çoğunluk var. İyi ki de çok bilinmiyor. Şarkıya neden bayıldığımı anlatmak isterdim ama betimleme yeteneğim pek iyi değildir. Şarkıyla ilgili yorumları okuyunca herkeste aynı etkiyi yarattığını da anlamış bulunuyorum. İnsanın şarkıyı dinleyince birine aşık olası geliyor. Şarkının benim için önemi büyük olduğundan, bu şarkıyı beğenmeyecek ruhsuz biriyle ilişkimi kesebilirim o derece:V Yumuşak, duygusal, garip bir şarkı. Gitarı ayrı flütü ayrı güzel. Klibiyse basit ama aynı gariplikte. Hele ki ellerin kavuşamadığı sahne ve Barış abinin kayadan peri bacası yontması vardır ki klipte unutulmaz sahnelerdir. Üst üste dinleyeceğinize emin olduğum şarkının can alıcı sözleriyse 'yaşam denen uykudan uyanmasını bilen yar ola' kısmıdır:V

göklerden daha mavi 
denizlerden daha derin 
topraktan güzel kokan ne ola 
rüzgardan daha serin 
başaklardan daha nazlı 
ayışığından daha ılık ne ola 
ahu gibi gözleri baktıkça yürek yakan yar ola 

10 Ekim 2012

Cracow Handmade Chocolate

Burası Krakow'da Rynek Glowny'e çıkan sokaklardan birindeki çikolatacı. Yalnızca el yapımı çikolatalar var. El yapımı çikolatanın diğer çikolatalardan ne farkı var demeyin. Pis boğaz denilebilecek türden iştahım olduğundan dükkan benim için çok tehlikeli bir yer. Sütlü çikolata, bitter ve beyaz çikolata mevcut. Bunları ayakkabı, ayıcık, kalp, at nalı vb. şekillerde bulmak mümkün. Bir de bir kap çikolatanın içine fındıkların bütün şekilde boca edildiği çeşitler var ki öyle böyle değil. Kısacası burda çeşitlerin sonu yok.
Dükkanın mutfağı herkesin görebileceği şekilde caddeye bakıyor. Burda çikolatanın eritildiği ve karıştırıldığı yerleri ve şekil verilen kalıpları görebilirsiniz. Fiyat konusunda bir kaç kişilik hediye çikolata almak isterseniz o zaman pahalı olabiliyor. Biz her girdiğimizde bir iki parça aldığımız için pahalı gelmedi. Pierogi ve el yapımı çikolata dışında anlatacak bir şey bulamadığımdan Krakow gastronomisi yazı dizime son veriyorum. Türk yemeklerinin tadını çıkarınız şimdilik hoşçakalın!

18 Eylül 2012

Krakow

Sevgili az sayıda takipçim, Polonya Krakow'dan aktarıyorum.
Unesco listesindeki bir şehirde gezmek gibisi var mıdır? Burda her bina, her köşe mi güzel olur? Polonya'nın erkekleri neden bu kadar yardımseverdir? Çinli turist istilasından kurtulabilmiş şehir var mıdır? Sular neden asitlidir? Babam böyle pasta yapmasını nerden öğrendi?

 İkinci dünya savaşını görmüş geçirmiş olsa da tarihi yapılarını koruyabilen Krakow'da, yıkılanların yerine de aslına uygun binalar inşa edilmiş. Avrupa'nın en dindar ülkelerinden olan Polonya'da her köşe başında kilise mevcut. 
Unesco kültürel miras listesinde olan Krakow Old Town Square inanılmaz bir yer. Türkiye'de bizim meydan dediğimiz yerlerle kıyaslanamaz. Tabi haliyle kalabalık. Fotoğrafta: sırrını kimsenin çözemediği numarasıyla AngryBird



25 Mayıs 2012

'Standing Next to Me'

İşte benim en sevdiğim tarz! Bu ikilinin The Beatles ile karşılaştırıldığında bana daha yakın olduğunu söyleyebilirim. Bu şarkıyı dinledikten sonra 'My Mistakes were Made for You' şarkısını dinleyin derim.

                    

20 Nisan 2012

Görmemiş Avrupa Yolcusu :)

Avrupa'da 5 ay geçirecek olan ben ve Hannah, Polonya Krakow'a gidiyoruz. Planların en iyisini yapmak lazım daha vaktimiz çok, önerilere açığız:)

27 Mart 2012

This Means War

CIA'in arkadaştan öte kardeş olan iki ajanı aynı kadına aşık olsa, ajanlar hem çok yakışıklı hem de çok yetenekli olsa, kadın kimi seçer? Filmin başında ajanlar en yakışıklı halleriyle rol keserken Burcu'yla iddiaya girdik. Ben oyumu uzun boylu mavi gözlü çapkın ajandan yana kullandım, o da duygusal düşünceli romantik prensten.
Lauren (Reese Witherspoon), aşktan yana kara talihinden yakınırken, bir internet sitesinde randevulaştığı turist rehberiyle (aslında ajan ama bilirsiniz CIA bu, öyle herkese her yerde ajanım diyemezler) tanışır. Aynı gün DVD seçerken diğer ajanla karşılaşır. Film bu ya ajanların ikisi de kızdan çok hoşlanır ve kız kimi seçerse diğeri aradan çekilmeyi kabul eder. Konu size enteresan gelmese de gülüp eğleneceğinizi garanti ediyorum. Ajanlar öyle jestler yapıyorlar ki, kızın kimi seçeceğiyle ilgili tahminleriniz sürekli değişiyor. 
 Bu aralar o kadar çok makale okuyup o kadar çok rapor yazıp ödev yapıyorum ki, artık bir filmi izlerken bile  filmin konusu, önemi ve teorik çerçevesini görmek ister olmuşum. Burada benimsenen kuramsal yaklaşım da her zamanki gibi. (İiiyyygg nolmuş bana böyle:D)  Yani, esas kız, her zaman çapkın, iflah olmaz, deli dolu ve sürprizler yapan tarafı seçiyor. Kızlardaki bu serserilere aşık olup onları yola getirme azmine hayran olmamak elde değil. Sanmayın ki romantik sessiz sakin tipler kadınlar konusunda daha şanslı.

8 Mart 2012

J. Edgar Hoover

Eveettt, öncelikle belirtmeliyim ki filmden beklentiniz yüksek olmasın sakın haaaa. Öyle benim gibi fragmanları takip edip, ay koskoca FBI kurucusu eşcinselmiş, film onun hayatını anlatıyormuş diye gaza gelmeyin. J. Edgar Hoover rolü, Leonardo Di Caprio'ya yakışmış. Burda Clint Eastwood'u anlamadığım bir nokta var: Güzelim Di Caprio'yu bulmuşsun, ne diye adamı başarısız bir şekilde yaşlandırıp, gençlik yıllarını daha az gösteriyorsun. Yani zaten FBI'ın kuruluş yıllarını anlatmak başlı başına meseleyken, neden yaşlı bir adamın son günlerini anlatmayı tercih edeceksin ki. Her neyse bir de Naomi Watts'ı hiç bu kadar kenara itilmiş silik bir rolde izlememiştim. Arada bir o buruşuk suratıyla Edgar'ın odasına dalmasa varlığını unutuyordum.
Filmden çıkınca Edgar Hoover kimmiş, gerçekte neler yapmış hiç araştırma duygusu uyanmadı içimde. Ki normalde biyografi tarzı filmleri izledikten sonra ana karakterin gerçek hayatını araştırma hissi duyarsınız. Eminim Amerikalıların film hakkında söyleyecekleri çok şey vardır. Sonuçta kısacık da olsa bir tarihleri var ve birbirlerine kenetlenmek için 11 Eylül uydurması saldırılar kadar Hollywood filmlerine de ihtiyaçları var. Laf sokuşturmayı bir kenara bırakıp filme dönecek olursak, bence izlenmeye değmez. Film bitince ne Hoover'ın eşcinsel aşk hayatından bir şey anlamış olacaksınız ne de FBI'ın kuruluş döneminden. Zaten en önem verdiğim şey olan film müzikleri adına bir şey duyamadım, burdan da sınıfta kaldı Eastwood.
Arada bir baş rollerin eşcinsel olmaları vurgulanarak, seyirciyi germeye yönelik yakınlaşmaya benzer şeyler yaşansa da, filmin böyle bir duyguyu verebilmekten çok uzak olduğunu söylemeliyim. Filmden sonra Edgar'ın aşkı Mr. Tolson'a bakmadan edemedim. İşte FBI'ın kurucusu ve has adamı, gerçek aşıklar:

3 Şubat 2012

Altın Çiçeğin Laneti

2006 yılı yapımı bu Uzakdoğu filmine yıllar önce televizyonda rastlamıştım. Zaten başka türlü böyle bir filmi alıp izlemem mümkün olamazdı. Ama izleyince önyargılı olmaktan utandım diyebilirim. Daha önce burada yazdığım Parlayan Hançerler filminin yönetmeninden yine harika bir film. Oyuncuları tanıyabileceğinizi sanmıyorum ama en azından Chow Yun Fat'i Karayip Korsanlarından hatırlayacaksınız. Kraliçe rolündeki Gong Li isimli kadını da burada Uzakdoğu'nun en karizmatik kadını ilan etmek isterim.
Çin'de Tang hanedanlığının güçlü bir döneminde aile içindeki hırs, aşk, ve entrikalar anlatılıyor. Konu sıradan bir taht kavgasını anlatıyor gibi görünse de en azından filme farklı yansımış. İmparatorun otoritesine boyun eğen Prens Jai, babasının  kraliçeyi hergün içirilen ilaçla yavaş yavaş zehirlemesini izlemiştir. Kraliçe'nin üvey oğlu Prens Wan'a duyduğu aşkı bilen imparator intikamını böyle almak istemektedir. Kraliçe öz oğlu prens Jai'yi isyana zorlar. Annesinin ölümünü durdurmak adına Jai, kasımpatı festivalinde darbe girişiminde bulunur. Daha fazlasını anlatmak olmaz:) Savaş sahnelerinin süresini abartıp tadını kaçırmadıkları için filmi ayrıca başarılı buldum. 
Bahsetmem gereken bir şey daha varsa o da yönetmen Zhang'in, 300 işçiyi tam beş ay gece gündüz çalıştırarak Yasak Şehir'in kopyasını orijinal ayrıntılarına göre inşa ettirmesidir. Uzunluğu 600 metreyi aşan "Yasak Şehir"in içi ve dış duvarı kasımpatı desenli oyulmalarla süslenmiş. Kent içinde 25 futbol sahasına denk gelen alan da kasımpatı çiçeğiyle döşenmiş. 500 m. aşan kırmızı ve mavi renkli bir halı ve 600 saray lambası eklenince olağanüstü bir manzara oluşturulmuş. Büyük bütçeyle hazırlanan film bana göre bu açıdan 10 üzerinden 10 alır. Çok gerçekçi olduğundan acaba yasak şehir'de mi çekildi diye düşünmeden edemedim. Savaş sahnelerinde efekt var mıydı yok muydu bilemiyorum ama Çin nüfusuna yaraşır bir figüran ordusunun olduğu kesin. 


Oscar'a aday olan filmin fragmanı...

7 Ocak 2012

Kazanma Sanatı/Moneyball

Gazeteci-yazar Michael Lewis'in Oakland A beysbol takımının gerçek öyküsünü anlatan aynı isimli kitabından uyarlanan film, Oakland Athletics beysbol takımının genel menejeri Billy Beane ve onun zorluklara rağmen mücadele edip modern analitik yöntemlerle takımına başarı kazandırmasını anlatıyor. Beysboldan bir haber yaşayıp da sizi bundan pişman eden bir film. Film boyunca kafa patlattığım halde anlayamadığım oyunu çıktıktan sonra öğrenmeye and içtim yani :D

Bir zamanlar beyzbol yıldızı olma yolunda ilerleyen Billy Beane, sahadaki beklentileri karşılamakta başarısız olunca, azılı rekabete dayalı kişiliğiyle yöneticiliğe yönelmeye karar verir. Ancak Billy’nin yöneticiliğini yaptığı ve sezona hazırlanan Oakland takımı, yıldız oyuncularını büyük takımlara kaptırmıştır. Billy’nin tek seçeneği, takımını yeniden kurmaktır. Geleneksel düşünen antrenörler daha ucuz ama iyi oyuncular arayarak ortalama bir takım kurmayı düşünmektedir. Billy, karşılaştığı bir ekonomist olan Peter Brand'i işe alarak, ondan tüm oyuncuların istatistiğini çıkarmasını ister. Her neyse, çok farklı bir yöntemle kurulan takım ilk maçlarda büyük yenilgiler aldığı halde Billy vazgeçmemiştir. Sonunda üst üste 20 maç kazanılarak efsane haline gelen takım, yepyeni bir takım kurma sistemini de beysbol dünyasına sokmuştur.
Uzun lafı kısası, özetten de anlaşıldığı gibi filmde aşk meşk yok, aksiyon yok, bol bol oyuncu transferi, rekabet ve hırs var. Ama biz izledik bayıldık. Oakland Atletics sayı yapınca yıllardır tuttuğumuz bi takım sayı yapmış gibi tüylerimiz diken diken oldu. Ayrıca Brad Pitt'e yakıştığı kadar kimseye yaşlanmak bu kadar yakışamaz diyerek sözü bitiriyorum. Şiddetle tavsiye ederim, ama sıkılganlara değil.

6 Ekim 2011

Ayın Şarkıları


Bu ay için seçtiğim şarkılar birbirinden çook farklı. Florence+the Machine yeni keşfim ve bu ara en çok 'what the water gave me' dinliyorum. Yavaş müziği sevenler için öneririm çok dinlendirici.

Diğeri Maroon5 C. Aguilera ikilisinden 'moves like jagger'. Yani ben bayılıyorum nedense.

24 Eylül 2011

Parlayan Hançerler



Parlayan Hançerler bol aksiyonlu bir film olsa da bana göre dram yönü daha ağır basar.  Hong-kong ve Çin yapımı olarak nadir izlenilebilecek bir film. Şahsen jackie chan dışında uzakdoğu filmlerinin hiçbirini sevmem. Ama bu film başka. Öncelikle bir filmde aradığım ilk şey eline yüzüne bakılacak türden başrollerdir ki burda Takashi Kaneshiro beğendiğim tek Çinli olarak beni bile şaşırttı. Filmin başlarında oyuncuları ayırt edemezseniz paniklemeyin, ufak tefek farkları bulursanız alışacaksınız. Havada koşarcasına uçmalarına rağmen, uzakdoğunun mükemmel doğası filmi kurtarmış.


Eğer aşk filmi izlemek istiyorsanız ve hepsi birbirinin aynı olan romantik komedilerden sıkıldıysanız bu filmi öneririm. Çünkü filmde işlenen aşkı farklı buldum (esas kız kör olduğundan). Ayrıca yine bir uzak doğu filmi olmasından dolayı farklı müzikleri var, ben duyar duymaz bayıldım ve hala sıkılmadan dinliyorum. Filmin final sahnesi gerçek dışı olmasına rağmen, tek sahnede dört mevsimin geçmesi bence harikaydı. (eren gördüğün gibi bir tane de olsa uzak doğu filmi izledim:)



Related Posts with Thumbnails

Etiketler