19 Temmuz 2026
Erkeksiz Kadınlar
Kadınlar kendileri olabilmek için o kadar büyük bir isteğe sahiptir ki, yazar Shahrnush Parsipur bunu bize gösterebilmek için birbirinden çok farklı beş hikâyeyi birleştirmiştir. Meraklarımız ve dünyaya bakışımızla birbirimizden çok farklı kadınlarız. Ama ulaşmak istediğimiz nokta aynı. İnandığımız, merak duyduğumuz ve var olmak istediğimiz şekilde dünyada yaşayabilmek. Bir ömrü başkasının değil, yalnızca kendi inandıklarının üzerine kurabilmek. İşte kitaptaki çok farklı beş kadın da aslında aynı noktaya farklı yollardan gitmek isteyen kadınlar. Ve kadınların yolunu eğip bükmek isteyen, doğduran erkekler değilse de, erkeklerin eril düzeni. Bu eril düzene odun taşıyan nice eril kadın da var sonuçta.
Karakterlerin başından sonuna dönüşümleri çok etkileyici. Kadınlar yollarını İran'da çizmeye çalışırken, yollarına çıkan meseleler de Türkiye'dekinden farklı değil. Doğu toplumlarında bir türlü tam olarak kavranamamış büyük gizem; büyük anlamlar yüklenen ama diğer taraftan çok da bastırılan bir bilinmezlik: cinsellik. Romandaki kadınların kaderini belirleyen de hem kendilerinin hem de İran'ın cinselliğe bakışıyla ilintili. Bugün kadının kamusal alanda nasıl ve ne kadar görünür olabileceği konusunda toplumlar arasında büyük farklılıklar var. Ama farklılıkları oluşturan mesele tam olarak toplumların cinselliği ele alış tarzında gizli. Bu noktada dini bahane ederek oluşturulmuş muazzam kültürel sınırlar var. Kadınlar bu eril kültürel yapıdan şüphe duymaya başladığında, karşılarına dini kullanan eril düzen bekçisi erkekler çıkar. Bu askerler şu kalıpları çok sever: Ayıp! Günah! İnsanlar ne der? Saçmasapan konuşma! Ahlaksız!
Bu kalıplar İran'da veya Türkiye'de farklı durumlarda kullanılabilir. Dolayısıyla kalıpların din ile hiçbir ilgisi olmayıp, tamamen kültüreldir. Kapalı kültürlerde ahlaksızlık eşiği bir kadın sesine veya örtüye indirgenmişken, Türkiye gibi popülist bir kültürde ahlaksızlık tanımı evden eve değişkenlik gösterir hale geldi. Bu açmazda, bu kadar gürültüde bir kadının kendi iç sesini duyabilmesi ise imkânsız. O yüzden her kadının hayatının bir evresinde dış sesten özgürleşmesi için dünyayı ve kendini anlamaya emek vermesi gerekiyor. Ve bu emek bir erkeğin vermesi gereken emekten kat kat zor şartlar altında verilmeli.
Kitabın sonunda şu sorular kafamızda belirebilir: Bir kadın ilgilendiği şeylerle hayatını inşa etmiş biri olarak kamusal alanda var olabilmek için ölmek zorunda mıdır? Kamusal alanda özgürce fikirleriyle var olabilmek için korkutucu bir ruh mu olmalıdır? Ya da bir erkeğin gölgesinde başarı kırıntılarını mı toplamalıdır? Üstün ahlak sahibi ve hamarat olmak zorunda mıdır? Erkeklerin tam olarak istediği gibi bir kadın, mutlaka içten içe onlara en çok savaş açan kişi midir? En büyük günahların hep erkekler tarafından kadınları bulması kaderimiz midir? Çarşaf ya da başka şeyler örtmek, işlenen günahları da örtebilir mi? Toplum neden kokuşmuştur? Neden bu soruları sorunca size feminist etiketi yapıştırılır?
Kitap kritiğime son verirken, burada yazdıklarımın kitabın içeriği ile hiçbir ilgisi olmadığını fark ettim. Yazdıklarım tamamen genel huzursuzluklarımdır ve kitap da bunu tetiklemiştir o kadar.
Etiketler
- filmler (34)
- Gezi (4)
- Kitaplar (9)
- Kültür Sanat (4)
- Müzik (10)
- Özel Günler (3)
- TV (4)
Twitter
Facebook
Flickr
RSS

0 yorum (+add yours?)
Yorum Gönder